7 Ekim 2009 Çarşamba

Karabasan II


... Kentteki en eski mezarlıktı, mezarlığa girince kentten ve mezarlıktan da eski ağaçların soğuk gölgesi en sıcak günlerde bile insanı üşütüyor hatta donduruyordu. O her girişinde karıştırıyordu bu duyguyu. Bu yüzyıllık ağaçlar mıydı onu üşüten yoksa buradaki huzursuz ruhlar mı? Huzursuz olan ruhlar mıydı yoksa tüm huzursuzluğu çeken kendi günahkar ruhu muydu? Bakımsızlıktan ve üzerine yanlışlıkla düşen bombalardan her yer taşlarla taşlardan da ziyade kemiklerle doluydu. Ama hala sağlam mezarlar vardı içlerinde. Gün ışığını tutan uzun ağaçların üzerinde kargalar daireler çizerek bir alçalıyor bir yükseliyordu. kargaların sürekli hareketlerini yaklaşan ve uzaklaşan seslerinden anlıyordu. Mezarlığın içinde dışardakinin aksine her daim dönen devinimli bir rüzgar vardı. Rüzgar ağaçların arasında ıslık çalarak kubbedeki kargalar gibi hep dönüp duruyordu. Ama asla dışarıya çıkmıyordu... Bir kaç ağaç devrilmiş kökleri cesetlerin kolları ve bacakları gibi cansız dışarıya fırlamıştı. Yağmur gibi yağan bombalar artık ağaçların hatta ölü bedenlerin canını yeniden yeniden alıyordu. Islık gibi etrafında dönüp duran rüzgar onu rahatsız etmeye başlamıştı. Sanki rüzgar artık ıslık çalmıyordu da bir şeyler fısıldıyordu. Sıkılmıştı bu durumdan. Buradan çıkması gerekti. Ama buraya koşarak giren bir çocuk görmüştü. O çocuğu bulmadan çıkmak istemiyordu. Çıkmaması gerekti. Üniformasının ceplerini karıştırdı, bir dürbün belki işine yarayabilirdi. Dürbün falan bulamadı ceplerinde. Güneşin hızla batıya doğru yöneldiğini biliyordu. Birazdan güneş batacak ve burası daha korkunç olacakti. Korkuyordu, korkuyu iliklerine kadar, tenini saran soğuk hava gibi hissediyordu. Buralarda gizlenen ve yaşayan çocuklara hatta ölülere bile hayranlıkla bakmaya başladı. Burada ölülerin bile korkudan titreyeceklerini düşündü. Kuru bir dalın kırılmasıyla yerinden zıpladı, hemen arkasında sıska gözleri çukurunun içinde kaybolmuş zayıflığı insanı dehşete düşürecek bir çocuk vardı. Gördüğü o çocuk muydu anlayamadı. Elini silahına doğru yavaşça götürdü, dürbünden sonra silahta yok olmuştu işte... Çocuğun güneşten mi yoksa zayıflıktan mı yanan teni dudaklarında bir an bir gerginlik oluşturdu. Hiçkimse bunun bir gülümseme olduğunu söyleyemezdi. Bu acı çeken bir insanın ifadesi olabilirdi sadece. Acıyı kanıksayan yüzü acı acı gülümsüyordu. Dehşet içinde üniformasını yoklamaya başladı. Ne silah ne bıçak... kesici delici yok edici hiç bir şey kalmamıştı üzerinde. Çocuk sakince askerin bileğini kavradı. Soğuğu hisseden teni şimdi kızgın ateşi hissediyordu. Elleri kana bürünmüştü. Kanın keskin kokusu ölü bedenleri çağrıştırdı. Gözleri açık, etleri çürümüş, etrafa iğrenç kokular yayan ölü bedenleri. elini çekmeye çalıştı ama mıhlanıp kalmıştı sanki. Eli yanıyordu çığlık atmak istiyordu. çocuk gözlerinde merhametle sadece bakıyordu. Asker " bırak beni " diyebildi sadece işte o zaman çocuğun yüzünde sakin ama öldürücü bir tebessüm oluştu. Dudaklarının arasından zar zor çıkan kelimelerle " babamı öldürdün " diye bildi. O asker hatırlıyor muydu acaba bundan bir kaç gün önce kafasını taşla ezdiği adamı veya çocuğu. Attığı bombalarla ezilmişti belki kafaları. Ama o taşı atan kafalarına balyoz gibi indiren de oydu. Çocuk nefes alamadan yüzünde sadece acının çizgileriyle. Sadece acıyla doldurarak ciğerlerini yeniden konuşmaya başladı, " o taşın altında ezdiğiniz şey yüreğimdi... söyleyin çok mu eğlenceliydi beni bir kaç parçaya bölmek. bedenimin her pir parçası bir yere savrulurken ne kadar mutlu oldunuz? sonra sıcak kanımın içine ellerinizi sokup bundan haz almak. atar damarım tam baş parmağınızın altındaydı bazan. gittikçe zayıflıyordu atışları duymadınız mı? kanım hala sıcaktı bir zamanlar ama soğumakta. birazdan donacak. oysa sen avuçlarının içinde hissedeceksin. ellerini yıkayacaksın ama o kan orada kalacak. yıkktığınız binaların altındaydı bedenim. atar damarım ayaklarınızın altında attı. hissettiniz. hissettiniz ve başını çevirdiniz. oysa sizin tek felsefeniz " hedef al, vur övün! " oldu. hedef aldınız vurdunuz övündünüz... " Asker artık hiçbir şey hissetmiyordu. Hissedebileceği tek şey ölümün korkusuydu. Ölüm onu korkutuyordu, uğruna savaştığı şeyler ona her gün bağıra bağıra söyletilen şeyler yoktu şimdi aklında. Ne topraklarının bolluğu, ne peygamberi, ne de bu toprakların kutsallığı. Kutsallık onu bir çocuğun küçücük elinde kıskıvrak yakalamıştı. Güvendiği silahları ve gücünü almıştı elinden. Ölü bedenler kutsallık düşünmezlerdi, düşünemezlerdi...


Uyandığında dehşet içinde ellerine baktı. Ellerine şaşkın şaşkın bakarken saatinin alarmını duydu. Yatağından her zamanki çevikliğiyle fırladı. Ellerini yıkarken akan suya baktı. Bir an suyun kan kırmızısı olduğunu gördü. Dehşet içinde gözlerini yumdu üçe kadar saydı ve gözlerini açtığında su yeniden berrak rengine dönmüştü. Kahvaltısını yaparken burnuna yine kan kokusu geldi. Yuttuğu lokmalar kokuşmuş bedenleri yiyormuş hissini verdi. Her zamanki soğuk kanlılığıyla uçağı kalkışa hazırlarken, her zamanki kutsal cümleleri okudu ve mırıldandı kendini inandırmak istercesine " hedef al vur övün! "

2 yorum:

ilham perisi dedi ki...

tamda gece sizi rüyamda gördüydüm..nasıl demeyin pek hoş değildi...demekki yazı eklemenize delaletmiş..hayırlı sabahlar ecinnisiz şeytansız nice güzel günler ahahahah

Kaldırım çocukları dedi ki...

rüyaları hayra yormak güzeldir :P genelde şeytanın bol olsun derler ama bizim gibiler için geçerli değil bu dimi :P