




Okuyorum... Okuyorum...
İyi ki bu kadar çok kitap var deyip daha çok okuyorum...
Beni merak eden dostlara selam eder gözlerinden öperim :)
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Son Zamanlarda...
25 Haziran 2009 Perşembe
Fahişe
Gece başlarken, pavyonların bulunduğu sokakta incecik topuğunun sesi duyuldu.Deldi geçti boylu boyunca sokağı. Darp izleri bedeninin görünmeyen yerlerinde ,yüzündeyse alışkanlıkla sürülmüş rengarenk boyalar vardı. Bir kadına yakışacak cinsten değil , kadında eğreti duran cinstendi. Renklerin toplamının oluşturduğu bir karışıklık yansımıştı yüzüne. Gecenin bu saati buralarda yaşayanlar için günün ilk adımıydı. Adımları aksak ve kafası karma karışıktı. Onun tayin ettiği nizama uymayan adımları, bir ileri bir geri sadece isyan edip birbirine giriyordu. Ta sokağın başından ucuz iç yakan şarabın kokusunu almıştı. Bu kokuyla yalpalamaya ve sarhoş olmaya başladı. Her zamanki mekana girdiğinde, mekanın o alışılmış renkleri, yüzündeki boyalarla uyumluydu. Tüm bu renk cümbüşünün ortasında dekoru tamamlayan biblolar gibi durdu. Kafası neredeyse masaya değecek biri çarptı gözüne. Gitti yanına ilişti;her zamanki kelamlar, her zamanki övgülerle hitap etti adama. Adam sanki bir ölüydü başını kaldırmadan kadehi doldurup, boşaltıyordu. Belliydi bu adamdan iş çıkmazdı. Ama kalkamadı masadan... Dalgın adama baktı ve düşünmeye başladı, kaskatı kesilmiş bedeninin içinde inceden inceye sızlayan ruhuyla.
Orospuydu, hayatın kanı sızdığından beri gecelerine. Şehrin ıslak sokaklarında günahlarını kurutucak bir köşe başı bile bulamamıştı. Bedenine yapışan kimliklerden sıyrılmalıydı.Hangi su işe yarardıki tenindeki erkeklerden arınmasında? Düşünmemişti...Düşenememişti hiç...Orospusuydu hayatın, pezevengi yoktu.Yalnızdı tohumluk günahlarıyla.Anadan yadigar gebeliği ezeldendi,ebede olan yolcuğunda... Gecenin efsunlu kelimeleri sarıyordu bedenini. Yalan. Yalanları acıtıyordu yüreğini... Gözyaşları suluyordu aciz hayatını. İşe yaramaz bir böcekti. Ezilmesi gereken bir böcek. Gecenin mahreminde çıplak fikirlerle sevişen beynin eseri. Yasak ve günahı anaçlığıyla kucaklayan fahişe. Oysa o kadar masum ki... Ve geceyi emzirirken siyah sütüyle, çehresindeki nuru örtmüştü fahişeliğini. Sütü zehirli ve ölümcül. Ama anaçlığı kocaman bir merhamet. Çoğu zaman çıplak ve soğuk. Merhamet...
Kibele'nin emzirdiği günahkar çocukları yine onun tohumlarını kanla sularken ne kadar masumdular peki? Anaları değil miydi belirleyen sütünün rengini? Hiç mi suçu yoktu o fahişenin?
Vardı, vardı elbet...Ruhundan kanına karışan incecik bir sızıntı vardı. İncecik simsiyah... Ruhunda merhametiyle gaddarlığını yoğurdu. Yoğurdu da farkında bile olmadı. Günahkardı elbet, ama merhametliydi. Emzirdiği çocuklar merhametini değil de günahını aldı. Oysa elinde olsa geceyi güne bulamaz mıydı? Mahkum eder miydi çocuklarını ıssızlığına?
Temelde günahkardı insan. Ya da kadın ihtirasının esiriydi ezelde. Havva anasının günahının bedelini yutamadı erkekler hâlâ. Hâlâ boğazlarında...
Kadın, kadınlığını incecik nakışlarla işlerken, içine ihtirasını ve fendini katmadan edemezdi. Onlar kadının fendiyle kadından daha günahkar oldu. Havva günahkar değildi belki ama onunda kanında siyahlık vardı. Adam kafasını yavaşça kaldırdı, gözlerinin içine tanımayan, anlamayan, duymayan ve hiç bir şey hissetmeyen gözlerle baktı. Kadın ansızın ayağa kalktı, yalpadı. Ucuz içkilerin kokteyl olmuş kokularıyla sarhoş olmuştu bile. Günahı ve günahsızlığı erkeğin mi yoksa kadının mı yüklenmesi gerektiğini düşünürken, düşüncelerini toparlayamadan dışarı attı kendini. Biraz hızlı, biraz yavaş adımlarla çıktı sokaktan. Şehir; pis, tiksindirici, mide bulantılarını tetikleyen kokularla sarılmıştı. İnsanların yüzleri solgundu ve aslında renkleri yoktu. Kendilerini bir başkası gibi göstermeye çalışırken onlarda renkleri boca etmiş ve her şeyi karma karışık etmişlerdi. Yürüdü... Yürüdü... İnsanların kendilerini en huzurlu hissettiği saatlerde, o şehrin en ünlü köşesine, belkide hayatın başlangıcı olan köşeye. Kim bilir belki ilk elma ağacının filizlendiği noktaya. İçinde ne varsa çıkardı. Böğüre böğüre kustu...
09 Haziran 2009 Salı
Ama Neden?
Gece garip bir rüya gördüm. Rüyamda takvime gözüm takılıyor ve 2019 olduğunu fark ediyorum. Tam otuz beş yaşında olmam gerek, evet tam otuz beş. Deliler gibi ayna aramaya başlıyorum, ayna bulamayınca resmen tepinerek bu lanet evde hiç ayna yok mu diye çığlık çığlığa bağrıyorum. Tek merakım otuz beş yaşındayken nasıl göründüğüm. Ama yok bulamadım ayna falan. Ben rüyaların keyfini süremeyecek kadar bahtsız bir insanım. Rüyada olduğumu anlamam çok kısa bir anımı alır. Ve ben bir tedavi sürecinden sonra bu duruma geldim. Rüya görürken bile herşeyin farkında olmak ve rüyalarına bile müdahale edebilmek iğrenç bir duygu.
Evden mutlu bir şekilde çıkarken arkamdan tanımadığım bir çocuk "teyze" dedi. Buna yorum yapmak yerine tüm günü Leyla gibi düşünerek geçirdim.
Bugün bana yine hiç tanımadığım biri " hayatım sanırım göz çevren için artık bi şeyler kullanman gerek" dedi. Münasebetsiz!
Canım biriyle muhabbet etmek isterken aradığım herkes farklı sebeplerden dolayı meşguldu ve ben hep meşgule atıldım. Bu kötü bir durum bir kez daha anladım. Kırılmadım ama kırılacak neden arıyordum. Bu da çok tehlikeli.
Sevgili dostum Odi'yi çok özledim. Bahçe kapısından içeri girince beni öyle mutlu, sevecen, hiçbir zaman surat asmadan karşılayan biri daha olamaz bu dünyada diye düşünüyorum.
Odi'nin gitmesinde parmağı olan ahaliyle hâlâ konuşmuyorum. Bana " deve kini mi var yavrum sende " dediler. Bunlara yapabileceğim en güzel ve süslü yorumlarımı yaptım...
Büyük bir aile olmanın ve kabile hatta sürü hayatı yaşamanın zorlukları neredeyse çeyrek asırlık olmuş ruhuma ağır gelmeye başladı.
Aradığım insanlar beni yeniden aradıklarında artık anlatacak hiçbir şeyimin olmadığını fark ettim, " ben seni sonra ararım " dedim kendimi devlet memuru gibi hissettim.
Sokağa atılmış bir kedi yavrusu buldum. Tahminimce henüz bir haftalık bile değil. Eliniz ayağınız kırılsın inşallaahhh... gibi bir yorumdan kendimi alamadım. Neyse ki sağlıklı bir yavrucak. Biraz daha büyüsün güzelleşsin onunda fotoğrafları yer alacak baş köşede :)
Çevremde çok fazla soru soran ve konuşan insanlara çok kötü davrandığımı fark ettim. Sanırım çekilmez olan aslında benim.
Gün içinde durmadan şikayet ettim ve hep bir baş ağrısı vardı. Ne yedim ne içtimse geçmedi. Ve küçük çocuklar gibi anlatılanları aslında anlamama rağmen yerli yersiz " ama neden? " dedim. Artık benim kesinlikle aptal olduğumu düşünüyorlar.
Normalde de konsantre sorunu yaşayan bir insandım, ama son günlerde tamamen dünyayla bağlantımı kestim. Sebepsiz bir kesiklik bu. Bundan öncede bir sürü zorlukla karşılaşmama rağmen böylesi kopuklukları bir kaç yıldan beri yaşamıyordum.
Her şeyi unutuyorum, bir çözümü olsa gerek diye her yere notlar almaya başladım. Aldığım notları bile neden aldığımı unuttuğumu fark ettim. Durum çok vahim, örneğin telefonla konuşurken telefonumu arıyorum. Sigaram dudaklarımın arasında dururken sigara yakmak için paketimi arıyorum. Mutfağa su almaya gidip, anaaa ben buraya neden geldiydim dedikten sonra odama dönüyorum ve aklıma geliyor yeniden mutfağa gidiyorum ve yine elim boş dönüyorum. Bu durum tam beş kere tekrarlandı geçen gün. Patatesin kabuklarını çöpe atacağıma patatesleri attım bir de...
Uykum yok ama ne okuyacak ne seyredecek ne de muhabbet edecek kuvvetimde yok... Ölsem mi napsam? Ama sadece bir kaç saatliğine...
31 Mayıs 2009 Pazar
Ve bir yıldız kayar bin ömür tükenir gider peşinden. Yüreğine doğru akar yörüngesi yalnızlığın, kuyruğundaki sevda yüküyle. Bin ömre onbin katar, hepsini ayrı ayrı hissedersin yüreğinde. Anlamazsın hüznünü aşkın, gözlerin görsede inanmazsın kederine güneşin. Bir yıldız kuyruğuna takar da sürükler bin ömrü, onbin ömrü, bir celsede. Karanlık olsada göz kulak olur gece, görmeyi bilenlere. Güneşin kederini anlamaya çalışırken ince bir sızıdır yüreğini kanatan. İnce bir elzemdir gecenin gönderdiği. Gece soğuktur, ölüm kadar soğuktur bazan. Yine de şükür edersin geceye, günü anlamadan onun o hüznüne hiçbir anlam veremeden öylece şükür edersin geceye. Tüm bedeninde iliklerinde hissedersin tefekkürü. Yıldız kayarken şehrin tüm pisliklerini götürür sanki. Zaman kavramı olmaz, zamansız mekansız yerlere sürükler kuyruğuna taktığı ve insanlara ağır gelen herşeyi. Pişmanlıklar kaybolur bir anda. Alır götürür hiç getirmeyecekmiş gibi ... Ardında bıraktığı izle sürükler anlık rüyalara. Sahi yaşamak ne güzel dersin, hiç düşünmeden, dert etmeden... Gece herkes uyuyunca daha bir güzel olur dünya. Onların uyurken gördükleri düşleri sen uyanıkken görebiliyorsan helede. Tüm güzel düşlerin en aklı başında yazarı sen çizeri sen... Sonra gün doğar, ince bir sızı kaplar yeniden yüreğini. Yüreğini kanatan ince bir sızıdır bu. Belkide ince bir kederdir gecenin güne gönderdiği. Yörüngesi kaybolanları göstermedi diye sitemdir belkide. Asırlardır birbirlerini kovalayıpta insanlara anlatamadıkları şeylerin cürümünü çekerken günün amacını unutmasındandır. Gün amacını unuttuğu içindir ters düz olmuş duyguların güneşte her şeyin aksini iddia etmesi
29 Mayıs 2009 Cuma
Bir Şeyin Adı
Önce, büyük büyük düşündüm;
Sonra büyük büyük yaşadım.
Ne varsa, onlar aldı.
Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı
Özdemir ASAF
22 Mayıs 2009 Cuma
Dünya döner

Dünya sıradan bir gününü daha yaşarken, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi iki insanı incelemeye kalksam dedim kendime. Ama bu inceleme dünyanın sıradan dönüşü gibi sıradan işleriyle ilgili olmasa. Dünya her zamanki gibi bir gece yapsın bir gündüz. Veya bir gündüz bir gece.
Önce birini düşündüm. Yazı masasının başına oturmuş bir şeyler karalayan. Evet dışardan bakınca orada öylece oturmuş, ara sıra gözlerini kısan, dişlerini sıkan, karşısındaki duvar aslında yokmuş gibi sonsuz karanlığa ve aydınlığa bakan biri vardı karşımda. O insanın beynini / zihnini / düş gücünü görünce sıradanlığın içinde çok farklı şeyler olduğu ortaya çıktı. Dünyanın çok büyük bir kaosa hazırlandığı belliydi. Dünya büyük bir tehlikedeydi... Kaos her an dışarıya taşabilir ve istenmeyen şeyler yapabilirdi. Ama bu kimin istemediği, kimin istediği tartışılabilir bir konuydu. Bu insan tehlikeliydi çünkü kafası karışıktı. Hemde çok karışıktı. Durmadan bir şeyler inşaa edip yıkıyordu ve bu durum onun için çok daha zordu. Bir şeyleri toparlamaya çalışırken dünyadan kat kat daha büyük dünyasının içinde çoğu zaman kayıplara karışıyordu.
Beyin kıvrımları içinde hep bir savaş vardı. Yeniler eskileri alt etmek için, eskilerse o rahat tahtlarından kalkmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu savaşın ve savaşın görünmeyen tüm yanlarının farkındaydı. İki tarafında komutanı ve asıl gücü oydu. Ve iki tarafa aynı anda aynı emri vermeye başladı " saldırın!" . Belliki kafasının biraz daha karışmasıyla hayatının son bulacağını düşünen insanlardan değildi... Beyninde birşeyleri öğüten, muhakeme gücünün, iradesinin farkında olan bir insandı. Onun için saldırı komutunu vermek kolaydı belliki. Beyninde ve düş dünyasında işlerin biraz daha karışması. Kaosun büyümesi hoşuna gidiyordu diyebilirim. Aslında onun hakkında derinlemesine bir araştırma yapmayada gerek yoktu. Birisi böyle bir insanın yanında sıradan ve hergün kullanılan bir kelime söylese onun üzerinde günlerce düşünebilirdi. Manzaralarıda o kelimenin üzerine ekler ve yeni kalıplar içinde en büyüleyicisini ve en kurallara uymazınıda bulabilirdi. İliminin biliminin gelmişini geçmişini deyip kendi dünyasında onu bin tane kalıba sokabilirdi.
Diğer yanda, çok daha rahat bir insan profili vardı. Yazı masasının başındayken veya bir şeyler okurken yüzü hep huzurlu ve kendinden emindi. Doğduğu gün kadar öleceği günüde bilen fakat büyük bir bilgelikle o günü bekleyen biriymiş gibi. Duvarın ardına sonsuzluğu koyup orada o duvar yokmuş gibi davranamıyordu. Onun hayatında her şey süt limandır. O asla şüphe duymaz ve kafası karışmaz. Onun için doğru olan şey her zaman doğru, yanlış olan şey her zaman yanlıştır. Hayal dünyasından bahsetmiyorum bile... gereksiz şeyler. Huzurunun en büyük nedeni kendi fikirlerine zıt olan şeylerden cüzzamdan kaçar gibi kaçmasıdır. Olur ya öyle bir cümle okursa beyni anında bir antikor üretir ve herşey eski haline döner. Hatta bazan eskiden de iyi olur. Beyninde asla savaş çıkmaz. Ayaklanacak olanlar olursa darağacına kendi elleriyle götürür. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Keşke gözünün yaşına bakmadığı sadece beynindeki ne idüğü belirsiz şeyler olsaydı. Çevresinde yaşayan farklı insanlara asla tahammül edemez. Evet gerekirse asar keser... Büyük bir farklılık olması gerekmez. Farklılık örneklerini benden beklemeyin... İşte bu farklı olan insanların soylarını tüketmek için bile uğraşır.
Şimdi iki kategoriyide ele alırsak diyebiliriz ki: birinci kategoriye girenler sadece beyinlerindeki savaşı yönetirler ve bu savaşta asla kan akmaz. İnsanın kafası karışıktır biraz o kadar. Çok dalgın ve unutkan olmakla sadece kendine zarar verebilir. Delirebilir diyelim örneğin. Delilerin kime ne zararı dokunmuşki. Ama ikinci kategorideki insanlar katildir. Gerçek kanı onlar akıtır.
Ezcümle karışık ve şüpheci kafa iyidir. Sadece kendine zarar verir...
07 Mayıs 2009 Perşembe
Kitap okuyamıyorsan ansiklopedi oku!

Kısa öyküler okumak iyi gelir çoğu zaman. Öykülerin tükendiği yerlerde ansiklopedi okumak gibi bir alışkanlığım vardır. Mesela gözlerimi kapar kumar oynarım ansiklopedi üstünde. Sonra Allah ne verdiyse okumaya başlarım. Kimine göre gereksiz, kimine göre gerekli bilgilerle dolar sonra beynim. Gereksiz gerekli saçma sapan tartışmalara girene kadar o bilgilere şaşırmayı tercih ederim. Hem belki ansiklopedi okuduktan sonra dünyadaki herşeyi en iyi ben bilirim diye kasım kasım kasılabilirim... Takvim yaprağı okumakta iyi gelir. İki takvim yaprağı okuyup kendimizi hoca sanmak gibi bir alışkanlığımız vardır bizim milletce. Belki bende o hastalığa yakalanırım... En son hangi romanı bitirdin diye sorsalar cevap veremem şimdi... Sanırım en son Drina Köprüsünü okumuştum. Drina köprüsüde romandan çok neye benziyordu bende anlamadım... Aman romandı işte... Ondan sonra okuduğum Sait Faik, Franz Kafka ve Sabahattin Ali öyküleri var. E öyküdende bahsedilmezki canım... Öykü anlatılmaz daha çok içine işler. Bazen bir öykü okuyup saatlerce düşündüğüm zamanlar olur. İçime işlemesi daha uzun zaman alır. Romanlarda güzeldir ama öykülerden aldığım o büyük hazzı alamadım hiç... Öyle öyküler olur ki günlerce etkisinden kurtulamazsın, Cengiz Aytmatov'un öyküleri mesela... Sonra polisiye okumakta iyidir. Eğer mütercim işini iyi yapabilmişse... Agatha benim tadığım ilk polisiyeciydi. kitaplarını okumaktan zevk aldım hep. Eğer sadece iyi vakit geçirmek için okuyacak birşeyler arıyorsanız Agatha iyidir... Trevanian'ı keşfettim, üç kitabı var şimdi elimde. Üçünden de elli sayfa okudum. Artık hiçbiri küsemez. Metafizik hakkında ismi cismi garip bir kitap buldum, ama içeriği beni yine hayal kırıklığına uğrattı. Ben bu ruhlar alemini ne zaman istediğim gibi tanıyabilirim. İlla ölmem mi gerek. Utanın kendinizden! Bi beni aydınlatacak bilgi yok hiç birinizde. Ne diye benim bildiğim şeyleri tekrar tekrar kitap diye yayınlarsınızki...
Bir adamı kaçırdım otobüs kaçırmış gibi... Ama vallaha eğer otobüs kaçırsam böylesine içim yanmazdı. Gölgesini gördüm sadece köşeyi dönerken... ahh ahhh bunca saçmalamak bundandır heralde...
Dediğim gibi, hiçbir şey okuyamıyorsanız ansiklopedi okuyun. Takvim yapraklarından olabildiğince uzak durun...