31 Ocak 2012 Salı

İnsanlara eşit haklar veren, işçilerin hakkını koruyanlar komünist miydi? Diye sorar beyinsizin biri. digeri: yok yok onlar sosyalistti der. Sonra bir başka beyinsiz onlar anarşist olmasın der. Dikkatli olun, bu beyinsizlere evlâtlarınızı emanet edeceksiniz. Cocuklarımız dunyayı sarsan akımları bile adam akıllı öğrenmemiş zavallı ucubelerin elinde heba olacak... En kötüsü de aptalligin bulaşıcı olması ...

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bana Arkanı Dönme Yoksa...

Size daha evvel de doğulu olmanın zorluklarından bahsetmiştim. Türkiye'de yaşayan insanların yüzde doksanında " coğrafyaya göre adam seçme "  hastalığı var. Özellikle kendini zeki ve kültürlü sanan! Doğu batı kavramını, başka bir deyişle de şu hastalıklı garp şark meselesini, Osmanlı döneminde ki ataları gibi algılayan hastalıklı beyinler var.  Bu beyinler kendileri gibi düşünen genç beyinler yetiştirdiklerinden ülkemizin durumu daha da vahimleşiyor. Velhasılı olaya şu noktadan dalabilirim: kendini kurt sanan, burada kurtluk milliyetçilik gibi algılanabilir, köpekler için eğer bulunduğunuz coğrafyada " doğu " adı geçiyorsa boku yediniz. Siz Süryani de olsanız, Arap da olsanız, Ermeni de olsanız.... aslında Kürtsünüzdür de yalan söylüyorsunuzdur. Yani siz insan değilsiniz. Siz kim olursanız olun eğer doğuluysanız " vatan haini " siniz. Üzerinize yapıştırlan bu etikete ya deli olursunuz ya da bu hırsla " ben vatan hainiyim ulan. topunuzun gelmişini, geçmişini, zihniyetini.... " diye saydırmaya başlarsınız. Bu ülkede etnik köken araştırması başlatılsın. Kafa taslarımız incelensin. Sonra hitletrin bir zamanlar Yahudilere yaptığı yapılsın. Biz insan olmayı öğrenemediğimiz sürece Allahın sopası  bizim gözümüze çok girer. Biz insanları dilleri, dinleri, renkleriyle yargıladığımız sürece Amerikanın, İsrailin, Avrupa ülkelerinin köleleri olmaya mahkumuz. Biz objektif düşünmeyi, bakmayı beceremeyen genç beyinler yetiştirmediğimiz sürece köpekler gibi sürünmeye mahkumuz. Biz bunu haketmiyor muyuz? Kim bunu haketmediğimiz iddia edebilir? Biz öyle bir milletiz ki bırakın doğusunu batısını, memleket faşistliği bile yaparız. Kanımıza işleyen bu faşistlikle ilimize bağlı olan ilçeleri bile sevmeyiz. İnsan postuna bürünmüş köpeklerin arasında yaşarken bir fener yakar Diyojen gibi insan ararız...

13 Kasım 2011 Pazar

Evimi özlüyorum. Bu garip  bir özleyiş.  çay içtiğim sehpayı, her zaman oturduğum kanapeyi, kitaplarımı....  hiç özlemem sanmıştım. çok çabuk alışırım sanmıştım. bazan bu özleyiş öylesine şiddetli oluyor ki ilk uçakla evime dönmek istiyorum. Bu evsizlik barksızlık canımı öylesine çok yakıyor ki... sonra altı üstü bir bavul eşyamın olduğunu fark ediyorum. dünyanın ayaklarımın altında oldugunu. yıllar boyu süren tutsaklığımı düşünüyorum. mutsuz, umutsuz gün saydığım zamanları. vazgeçiyorum özlemekten. bir yere bağlanmaktansa hep gezerim diyorum. sonra akşam olup o soğuk, yuva hissini vermeyen küçük odalardan birine girince yeniden depreşiyor ev hasretim. sabahlara kadar deli gibi kitap okuduğum gecelerim. hemen uyuyayım diye güzel şeyler düşlemeye çalışıyorum. ama ne gezer. evsizliğim parasızlığım sevgisizliğim geldikçe aklıma, her gece kutsal bir dua gibi aynı şiiri mırıldanıp uyuyakalıyorum:
cep delik, cepken delik,
kol delik, mintan delik,
yen delik, kaftan delik,
kevgir misin be kardeşlik !

Orhan Veli

16 Eylül 2011 Cuma

beynim zonkluyor. ruhum ve bedenim arasında keskin bi bağlantısızlık var. hatta öyle ki sanki ruhum bedenimi çook yukarılardan takip ediyor. ellerim ve ayaklarım bana ait değil gibi. ara sıra göğsümde şiddetli bir ağrı oluyor. o zaman anlıyorum ki ruhum hâlâ bedenimde. ya da ansızın nefesim daralıyor. nefes almayı unuttuğum anlarda oluyor. sokaktan geçen insanların konuşmaları anlamsız uğultular gibi kulaklarıma çarpıyor. dünya bir başka görünüyor. anlamsız, karanlık, karışık... kafamın içinde acaip bir tablo. düşlerim zaman içinde yolculuk yapıyor. ben dünyaya ne zaman geldim? bu zaman nasıl geçti? peki ben dünyaya gelmeden evvel bensiz bu dünya döndü mü? adem evlatları kendine hep garip sorular soruyor. adem evlatları hep yaşayacaklarını sanıyor. bir yıl içinde kaç ölüme şahitlik ettim hatırlamıyorum. ilki beni en çok yıkan, en çok yaralayan ve aylarca depresyon halinde yaşamama neden olan... diğerlerinde hep ilkini düşündüm ağladım. ilkinin hep tek kalacağından emindim. dünya garipti. dünya anlamsızdı. geçer dediler, geçmedi. yalan söylediler. ben de kendime yalan söyledim. gözlerimin içine baka baka, göğsümü kabarta kabarta inanmayacağım yalanlar söyledim. ilki çocukluğumdu, ikincisi ergenlik dönemim, üçüncüsü en güzel gençlik yıllarım, dördüncüsünde ,yani bu gece, bende öldüm. bir daha ne yaşam ne ölüm olmayacak dedim...  

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzgar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
"Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı."
Orhan VELİ

11 Eylül 2011 Pazar

Üşüyünce ağlıyorsun yalnızım dememek için... Uçaklar, gemiler, trenler çiziyorsun duvarlara... Kendine bir deniz bul artık bir de rüzgar... Parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada... Tek tutkun o kenti bırakıp gelmek olmalı... Ve gelirken havaya uçurmak bindiğin otobüsü... Ahmet TELLİ


19 Eylül günü. yani tam da ömrümden bir yıl daha yemişken. Kendi haydutlarıma koşarken, yemin ediyorum bindiğim tüm otobüsleri ve uçakları havaya uçurarak geleceğim...

19 Ağustos 2011 Cuma


Eğer büyük bir karar alıyorsanız, bu karar sizin hayatınızda belki de köklü değişiklikler yaratacaksa, etrafınızdaki insanların iç yüzünü daha net görebiliyorsunuz. Aslında nasıl kalleş oldukları, nasıl iki yüzlü oldukları, sizin arkanızdan neler söyledikleri ve buna karşın yüzünüze karşı neler söyledikleri... Bu şehirden bir süreliğinede olsa uzaklaşmak istiyordum, hemde tam bir yıldır kafama bunu iyice koymuştum. gökten düşer gibi bir fırsat düştü önüme diyemem ama yıllardır didindiğim, bu uğurda çıldırmayı bile göze aldığım bir çalışmam vardı. ve sonunda - kendimi artık yeşil bir canavar gibi hissetsemde - yıllardır uğruna çarpıştığım şey benim bu dünyada en çok istediğim şeyi ayaklarımın altına serdi. Aslında bu durum karşısında çok mutlu olmam gerekiyordu. her şeyde yaptığım gibi sağır kurbağa rolünü ustaca oynamam gerekiyordu ama yapamadım. yine ve yeniden sinir harpleri... uykusuz geceler, durmadan tekleyen bir kalp. bir aydan beri süren ağır bir depresyon. hoş bu depresyonun bir de öncesi vardı. ama ne öncesinde ne de ondan bir öncesinde hiç bir depresyon insanların şu anda benim ayağıma attığı çelme kadar yıldırmadı beni. Aslında bu şey benim yarım kalan hayatımı tamamlama fırsatımdı. kim bilir belki de hiç başlayamadığım bir hayattı. tüm bunları bile bile ayaklarıma çelme üstüne çelme takmaktan utanmadılar. tam yedi yıldır uğruna savaştığım şey olduğunu bilmelerine rağmen, yüzüme gülerken arkamdan söylemedikleri saçmalık ve etmedikleri hakaret kalmadı. ve bu salak insanlar koca adamlar ve kadınlar olmalarına rağmen hâlâ her şeyin gizli kalacağına inanan salaklar. bunca yaşadığın şeyden sonra böyle saçma bi şey seni neden bu kadar çok yıprattı derseniz, bu dünyada ne yaşanırsa yaşansın benim insanlara karşı içimde hâlâ bi umudum vardı... kim bilir belki hala vardır da kendini belli etmiyordur...

19 Temmuz 2011 Salı

uyandığımdan beri aynı şarkı, aynı nakarat... " kimseye etmem şikayet, ağlarım kendi halime... "