23 Şubat 2008 Cumartesi

Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk


Cezmi Ersöz
...(Kitaplığa yönelir, amaçsızca elini kitapların üzerinde gezdirir; bir kitap alır, sonra usulca tekli koltuğa gelir oturur; sakin görünmektedir. Tane tane ve vurgulu...) “Gelecek Uzun Sürer...” Ne kitaptır ama! Fransız filozof Althusser’in yaşam öyküsü... Kendi ağzından kendisiyle kıran kırana yüzleşmesi... ( Sessizce kitabın sayfalarına bakarken, birden başını kaldırır.) Hiç sonuna dek kendini sorguladın mı sen? ( Bu söz canını sıkmıştır,’Adam sende’ hareketi yapar, yine kitaba döner.) Adam nevrotik... Ben de nevrotik miyim acaba? O da tek eşli olamıyor mesela... Tuhaf bir bağlılık duyduğu ve tek güvendiği Helen’i çeşitli kadınlarla aldatıyor... (Kitabı karıştırır, içinde bir şey arıyordur.) Kitabın bir yerinde çok harika bir cümle geçer; aslında ne kadar da beni yansıtır o cümle... (Bulamaz aradığı cümleyi.) Dur bakayım neydi? Tam olarak hatırlayabilecek miyim ki? Hımm... Şöyleydi sanırım: “Geleceği serbestçe (yani yedeklerin güvencesi olmadan) karşılama cesaretini gösteremedim.” Yedek oluşturma eğilimini annesinin baskıcı kişiliğine bağlar sonrada... Althusser’in annesiyle benim annem ne kadar da birbirine benziyor aslında! Kitaptaki en çarpıcı öykü ise, toplama kampında ona her gün düzenli olarak verilen yiyeceklerin bir kısmını, ’Ne olur ne olmaz belki bir gün yemek vermeyi keserler de aç kalırım,’ diye toprağın altına gömmesi... Bir süre sonra toprağın altına baktığında ise, hepsinin kokmuş olduğunu görür. Sen de kadınları bir gün yalnız kalırım diye hep toprağın altına gömdün. Bir gün lazım olurlar bana diye... Sonra gerçekten onlara ihtiyaç duyduğunda baktın hiç biri yok....Sonunda Helen2i boğmuştu Althusser... Ne tuhaf bir durum, Tanrım! Düşünsene yıllarca katilinle sevişiyorsun...Yanlış bir hayat doğru yaşanmıyor! Zavallı Helen! Yaşamı boyunca acılar çekiyor ve hemen aynısını Althusser’e çektiriyor... Ya sen; sen?! Sen hayatında bir şeye sonuna kadar inanadın mı hiç? Kaçma! Cevap ver!. (Sıkıntılıdır, kalkıp salonda dolaşmaya başlar.)(Işık söner.) Kaçımuyum bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; ben bu hayatla hiç uyum sağlayamadım... Hatırlar mısın, milli bayramlarda, okul idaresi, öğretmenlerimiz; ailemizin bizlere tören elbisesi diktirmesini isterlerdi... Ailemin durumu iyi olduğunda, bana tören elbisesi diktirirlerdi... İşte ben o senelerde, durumu nispeten iyi olan öğrencilerle beraber kortejin önünde yürürdüm ama aklın hep arkadaki yoksul çocuklarda olurdu... Kendimi bulunduğum yere ait hissedemezdim. Zaten bir yere ait olmak hep rahatsız ederdi beni...Bir sonraki sene ailemin durumu iyi olmaz, tören elbisesi yaptıramazlardı... Ben de o yıl, en arkadaki yoksul çocuklarla yürürdüm. Saçları sıfır numara, bedenleri şekilsiz, düşe kalka yürürlerdi... Onlarla birlikteyken garip bir öfke ama bir o kadar da eziklik duyardım... Önde yürüyenlerin yanına koşup “Arkadan gelenlerin farkında mısınız? Ne kadar duyarsızsınız!” diye bağırmak gelirdi içimden... Ama yapamazdım... Ardımızdan bir toz bulutu kalkardı... Acı bir ter kokusuyla karışık... Yoksulluğun kokusu...... Yarın bir adaya gidiyorum. Çevremde kimsenin bilmediği ıssız bir adaya... Sığınacak korkularımı yatıştıracak, beni hiç sorgulamadan bsğışlayacak kimselerin olduğu bir adaya... Sadece başıboş rüzgarların yaşadığı dağlarla çevrili ıssız kumsalda adımı haykıracağım... Orada ne insanların duygu ve düşüncelerini altüst edecek kitaplar, ne oyunlar, ne şarkılar, ne de dünyanın en romanesk devrimi olacak... Orada sonsuzluğa bakıp ve kimseden yardım istemeden, “kimim ben?” diye soracağım...(Yazının son kısmı Elifin sesiyle verilir, ...)Eğer ben sadece iyi kalpliliği oynayan ebedi bir hayat kaçkınıysam, içim ölmüşse ve eğer buna gerçekten inanırsam, beni bir daha hiç göremeyeceksin... Eğer senin düşündüğün gibiyse, şunu iyi bil ki bir gün mutlaka sana geri dönerim! (Sinan seyirciye dönüp yılgın ama huzurla gülümser.)...
KendiKendineKonuşmaktırAşk

Hiç yorum yok: