24 Şubat 2008 Pazar

Ruh Ruh...

...Fakat sen bütün kadınlar gibi bize evvela ruhunuzu değil, bacaklarınızı gösteriyorsunuz...
Demin Amerikan mecmualarını karıştırıyordum. Bacak yağıyor. Operetler, müzikholler, filmler, caddeler her yer bunlarla dolu değil mi? Babam söylerdi eskiden vücuttaki uzuvlardan pek çoğunun adını söylemek ayıpmış: Meme, karın, kalça, bacak, baldır, ayak gibi sözlerden birini ağza almadan evvel bir " affedersiniz" deyip sesi alçaltmak lazımmış. Şimdi bacağı göstermek ve beğendirmek bile ayıp değil. Senin ipek çorabın içinde bir ruh varsa bunu benim avucum anlar. Onunla başka türlü bir temas ve muhabere vasıtası bilmiyorum. Belki diz kapağında bir ruh var. Ruh, ruh... Yürürken belin bir kıvrılışı... Ordan bir seyyale geçiyor şüphesiz... Fakat o benden aynı cinsten bir seyyale arıyor. Sen boyadığın ve süslediğin vücudunla bende hangi duyguya hitap ediyorsan ondan cevap alıyorsun. İskarpinin açık penceresi önünde oturan ve seyredilmekten hoşlanan topuğun benden merhamet mi istiyor? Kainatın sırlarına ait düşünceler mi istiyor? Milli heyecan mı istiyor? Ruh, ruh... Ne istiyor bu dekolte bu ayak bu beden? Bu gün sokaklarda dizkapağına kadar açılan kadın bacakları hangi budala Aristo'nun mantığına, Eflatun'un idiallerine, leibniz'in monadına dair fikirler uyandırıyor? Göğsünüzde zıp zıp sıçrattığınız yuvarlaklar Bach'ın Ave Maria'sını mı söylüyor. Süleyman dedenin mevlüdünü mü?


Peyami Safa - Matmazel Noralia'nin Koltuğu

Hiç yorum yok: