7 Mayıs 2008 Çarşamba

İki Şehrin Hikayesi


Düzenden sıkılırız, aslında haklı da sayılırız çoğu zaman. Yeni pencereler ararız, son kullanma tarihi çoktan geçmiş dünyaya bakmak için. Daha adil olacağımızı düşünürüz, daha dürüst, daha tutarlı... Daha... Daha... Daha... Devrimler, darbeler, ihtilaller... Anlamları aynı olsun veya farklı ne fark ederki. Hiç bir yenilik kan dökmeden gelmez. Birileri direnir, diğerleri öldürür. İkiside daha iyi biziz der. Eşitlik arar ruhlar. Ama nasıl bir eşitlik. Kendi soydaşlarının, kendi ırklarının veya kendi yoldaşlarının eşitliği. Başka birşey anlatan olursa vur kafasını.... Charles Dickens'ı Büyük Umutlar kitabıyla tanıdım, hemen arkasından Zor Zamanlar geldi. Sevmiştim kalemini. Farklı geliyordu. En Önemli eserlerinen biri İki Şehrin Hikayesi dedi kuzenim. Onuda okuyayım dedim.Dr. Manette suçsuz tam 18 yıl geçirir Pariste ki bir hapishanede. Çıktığında hiç kimseyi tanıyamaz geçmişine dair hiç birşey hatırlayamaz. Zamanla kızı sayesinde hayata bağlanır.Ve kızı Charles Darnay adında bir gençle evlenir. Kızının evlendiği adamı ve ailesi çok iyi tanımasına rağmen böyle bir evliliğe göz yumar Manette. Darnay çok iyi bir gençtir ve kızını hep mutlu görmek ister. Darnay aniden Fransaya döner ve orada tutuklanır. Suçu amcasının ve babasının yaptığı eziyetlerdir ki buna ne kadar suç denirse. Fransada ihtilal olur. Darnay idama mahkum edilmiştir.Giyotin kan istiyor, daha fazla kan...
" Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; akıl çağıydı, akılsızlık çağıydı; inanç devriydi, inançsızlık devriydi; aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi; ümidin baharıydı, ümitsizliğin kışıydı; önümüzde herşey vardı, önümüzde hiçbir şey yoktu; hepimiz ya dosdoğru cennete gidecektik yada başka yollara... Kısacası, çağ şimdiki çağa o kadar benziyordu ki, bazı gürültücü yetkililer, "iyi" yada "kötü" sıfatlarının sadece en üstünlük dereceleriyle kabul edilmesinde ısrarlıydılar. İngiltere tahtında koca çeneli bir kral ve çirkin yüzlü bir kraliçe vardı; Fransa tahtında koca çeneli bir kral ve güzel yüzlü bir kraliçe vard. İki ülkenin ileri gelenlerine göre herşeyin sonsuza kadar olduğu gibi kalacağı, billurdan daha berrak bir şekilde belliydi.
İsa'dan sonra bin yedi yüz yetmiş beş yılıydı..."


" Aynı baltanın altına girecek olan kurbanlardan birine, bir kadına, aynı darağacının altına getirildiğinde, o sırada hissettiklerini yazması için izin verildi. Eğer ona da böyle bir fırsat verilseydi onunkiler de şşu kutsal cümleler olacaktı; " bu aletin kullanımından kaldırılmadan önce Barsad'ı, Cly'ı, Defarge'İ intikam'ı, juri üyesini, yargıcı ve eskileri yok ediğ onların yerlerine çıkan yeni zalimleri mahfedeceğini görüyorum. Bu dipsiz kuyudan güzel bir ülkenin ve pırıl pırıl insanların yükseldiğini görüyorum. Tam anlamıyla özgür olmak için çabalıyor, zafer kazanıyor, yenileniyorlar. Doğum sancıları olan acılarını yani bu devrin ve önceki devirlerin acılarını yavaş yavaş azaldığını ve yok olduğunu görüyorum..." S 387

İnce Memed


Uzun zamandır okumak istediğim bir eserdir İnce Memed. Kütüphanede birinci cildi kayıptı, tam dört yıldır. Ben memurlara her sorduğumda " bilmem oralardadır" yanıtını alıp deli oluyordum. Ve sonunda buldum. Ama eminim o rafa yeni kondu bu kitap, dört yıldır gittiğim kütüphanede olacak ben göremeyeceğim imkansız birşey bu. Kitabı elime aldım ve alsam mı almasam mı diye düşündüm. Sınav arefesinde ben bu kitabı elime alırım ve bırakamam derken, ayaklarım beni memurun yanına sürüklemişti bile. Yüreğinin götürdüğü yere gitmek böyle birşey olsa gerek. Ve ilk cildi inanılmaz bir hızla okumaya başladım. Buram buram toprak kokan bir kitap. Bir kere okunup kenara atılacak kitaplardan değil. Daha kitabın yarısına gelmeden sayfalarca alıntı yapmışım. Kim bilir dört cildi de bitirince elimde ne kadar alıntı olacak....

"Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döğen ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık! Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Cürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl , taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeğe hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır..."

29 Nisan 2008 Salı

Derviş Ve Ölüm


"Hokka ile kalemi ve yazmakta olan şeyleri tanıklığa çağırıyorum. Yanıltıcı akşam karanlığını, geceyi ve gecenin canlandırdığı herşeyi tanıklığa çağırıyorum; Ayın ondördü ile şafak vaktini tanıklığa çağırıyorum; Kıyamet gününü ve kendi kendini kınayan ruhu tanıklığa çağırıyorum; Her insanın daima zararda olduğuna dair her şeyin başlangıcı ve sonu olan zamanı tanıklığa çağırıyorum" Bu cümleleriyle beni büyüledi Meşa Selimoviç. Kitap bu cümlelerle başlıyor.Ahmet Nurettin bir mesnevi şeyhidir. Dini çizgiden çıkmamaya çalışan ve herşeye adaletle hükmetmeye çalışan biridir. Erkek kardeşi suçsuz idam edilir. Ve başlar kendisiyle, çevresiyle olan muhasebesi. Dostlarından şüphelenir, bakışların cümlelerin ardında ima arar. Hayat dolu neşeli bir genç olan Hasan'ı çok sever, güvenir... Fakat öyle anlar gelir ki onun bile dostluğundan kardeşliğinden şüphelenmeye başlar. Ve kitap okuycuyu sarsan bir sonla biter... Bosna'da kurşuna dizilerek idam edilen erkek kardeşinin acısı Selimoviç'i içinden çıkılamayacak buhranlara sürükler ve günlerce yataktan çıkamaz. Daha sonra bu olay üzerine bir roman yazmaya karar verir. Yıllarca uğraşır bu roman üzerinde.Ve yıllarca süren emek ve çabanın sonunda ödüllere layık görülen üniversitelerde ders olarak işlenen harika bir yapıt çıkar ortaya.
"Çılgın gibi zamanı geri çeviriyor, öldürülmüşü diriltiyorum. Kendisiyle ilgilenmek için gelmiştim. İnsanca, kardeşçe bir davranıştı bu. Korkmak, utanmak için bir sebep yoktu. Kendisini yakında serbest bırakacaklardı. Şimdilik benden hediyeler alacak; terk edilmiş olmadığını, kapı önünde kendisiyle aynı kanı taşıyan birinin bulunduğunu, kulelerin, nöbetçilerin, hiçbir şeyin ağabeyinin onu aramasına engel olamadığını bilecek. Benden onbeş yaş küçüktü kardeşim. Onunla daima ilgilenmiş, onu kente ben getirmiştim. Hey insanlar, bu en güç durumunda kardeşimi yalnız bırakabilir miydim hiç? Benden başka kimsesi yoktur onun. Kardeşime nasıl ihanet edebilirim ben? Hem neden ihanet edeyim? Kimin adına? Varın hepiniz yan bakın, kızın, başınızı sallayın, bana vız gelirsiniz. Buradayım işte. Bana her şeyden daha yakın olan bu ilişkiden vazgeçmeyeceğim. Bu sevgim yüzünden isterseniz beni parçalayın. Sevgime nasıl karşı koyabilirim? Geldim kardeşim, yalnız değilsin. Ama geç kaldım. Bütün olup biten ve olmayan şeylerden sonra, kardeşim için ancak, kendisine ulaşır umuduyla dua edebilirim."


"Sönen her günün sonunda, acı vermemesi için geçmişi silmiş, öldürmüş olsaydık; yeni günü artık mevcut olmayanla kıyaslamaz, ona daha kolay tahammül ederdik. Böyle ise hayal ve gerçek birbirine karışıyor, hatıranın da , hayatın da temiiz kalmıyor."S. 231

"İlkbaharda, renksiz kanlarını damarlarımda akıtmayı, onlar gibi ağrı duymadan çiçek açmayı, solmayı arzu ederek iki elimle o aynı ağaçların sararan yaprakları dökülüyordu. Bende ise bunun tersi oldu. İlkbaharda soldum; sonbaharda çiçek açıyorum."

22 Nisan 2008 Salı

İsyan



Saygıydı dilediğiniz şey öyle mi?
" kanuna saygı, büyüğe saygı, farklı fikirlere saygı..." Bu cümlenin ardından saygı duyabileceğimi sandınız. Saygı ha! Saygı! Ben hiç kimseye saygı duymam. Takındığım tavırları veya yaşam tarzımı farklı kalıplara yerleştirip, beni bir ideoloji kalıbına oturtmaya çalışıp ve bunun bir türlü ismini bulamayan bundan sonrada ortada kalmış bir düşünceye yeni akımlara kapılan bir genç olduğumu iddia eden sizlere saygı! Bir bireyken hiç bir önemi yoktur düşüncelerimin, toplu haykırınca ise toplu gideriz cehennem çukurlarına. Yeryüzüne dağılan yasalara da saygı duymam. Sürü psikolojisine mi sahip sanıyorsunuz siz bizi?! Her ideoloji her akım yeni soykırımlardır. Neden birnin safını seçip o yolda yürümemi bekliyorsunuz? Bunları yapmıyorsam " saygı duy" Hayır asla! Küfürbazın, isyankarın tekiyim evet. Takın dediğin terbiye ise sizin gibi aciz adem evlatlarının ardına sığındığı bir kapıysa eğer, sizin karşınızda hiç bir yere sığınmam. S..... Çekerim; modernliğinize, çağdaşlığınıza, topunuza... Diktatörce yaşayıp, diktatörce davranıp bana saygıdan ve terbiyeden söz edebilme cürreti ise yine varolmayan aklınızda garip bir kıpırtıdan ibarettir sadece. Sizin atalarınız da sizi hep aynı cümlelerle çağırdı ve alıştırdı buna. İnsanlık parsel parsel parçalanıp, tüm güzel değerlerini yitirirken, siz atalarınızdan kokuşmuş saygı ve terbiye dersleri alıyordunuz. Onlar bilgiç tavırlarını takınmış; yüzlerinede bana göre komik onlara göre ciddi bir ifadeyle anlatıyordu sizlere; " saygı duyun evlatlarım, terbiyeli olun" Söylemek istedikleri ve sizin zihninize yerleştirdikleri kurallar ise çok daha farklıydı, onlar sizlere diyorlardı ki " siz başkalarının hak ve hürriyetine el atın, bizim sizlere öğrettiklerimizi onlara öğretin ve şayet farklı düşüncelerle soyumuzu farklı yönlere çekerlerse onlara saygı ve terbiyeyi öğretin!" Onlar toprak altında çürürken saygı duymuş mu böcekler cürüyen bedenlerine? Bir sor bakayım sevgili atalarına? Bende sizin çürüyen düşüncelerinize saygı duymam, yıllardır değişmeyen saplantılı fikirlerinize. Haydi şimdi de sulha davet edin beni. Hiç bir davetinizi icabet etmeyceğimide biliyorsunuz. Sizinle aynı havayı solurken bile ne kadar acı çektiğimi anlayamazsınız. Ciğerlerim patlar aslında nefessizlikten. Öz babanız ağlarken ardınızdan, siz insanlığı iyi yerlere getirmeye çalıştığınızı iddia edin. Birde utanmadan " adem evladı" deyin kendinize. Siz öğrete durun kalıplaşmış yaşamlarınızı; ben vurup yıkarım her gün dayatılmış kuralları.

"Bu toplum çöptür, çöpçüdür! Tükettiği çöpe dönüşür...hayatı pettir, çöp kokar...Sanayi toplumu, her alanı çöpleştirir. Günlerimizi çöple başlatır, çöple bitirir. Bu toplum çöp biriktirir... Bu toplum bireyi çöp arıtmada harikadır...Arıtma bir günümüzü alır. Kağıt çöpler bir torbaya, yemek atıkları başka torbaya, gazeteler ve dergiler karton kutuya... Bu toplumun ruhu çöptür; sanatı, dansı, kültürü çöptür. Hey sizler! Ürettiğine çöpçü olanlar daha ne bekliyorsunuz toplasanıza çöpleri..."

11 Nisan 2008 Cuma

Kadınlar Tekkesi


Tekke'nin kurucusu Şeyh Baki, divandan okuduğu güzel kasidelerle ve mistik melodilerle İstanbul'un soylu asil dul - hatta şen dul- kadınlarını kendine bağlar. Kadınlar varlıklı oldukları için şeyhin bir eli yağda bir eli baldadır. Çok güzel günler yaşarken aniden karşısına aşk-ı didem dediği Neşide çıkar. Vahdet-ül vücutçu olan şeyh Baki Allah'ın suretinin Neşide'ye naksettiğini iddia eder - hoş o tüm kadın müritlerine aynı şeyi söylüyordu- ama Neşidesi farklıydı belki onu cennet bahçelerine benzetmekte haklıydı. Altmış sekizinde gerçek aşkı bulan bir şeyhin hayatı ve kendine sebepsiz bağlanan sonra yine sebepsiz kaçan güzel Neşide'nin garip öyküsü... Yazar önsözde gerçek yaşam öyküsüdür diyor bu kitabı dahada merakla okumamızı sağlıyor. İnsanların dini duygularını ne kadar komik suistimal ettiklerini anlayacak ve bir an olsun durup düşüneceksiniz " acaba benim hayatımda da böylesine hurafeler, saçmalıklar var mı " diye.

2 Nisan 2008 Çarşamba

Med-Cezir


En büyük korkumdu benliğimi yitirmek, en büyük korkumdu kabuslarım, karabasanlarım. Benliğimi yitirmemek, insanlığımdan ödün vermemek için düşündüm gecelerce... Konuştum, aynı kaderi paylaştığım insanlarla. Betimlemelerim, tasvirlerim ve mısralarıma hapsettiğim duygularımda hep aynı şeyleri yansıtır bu yüzden. Belkide bunun içindir gördüğüm en küçük umut ışıklarına sarılışım tüm gücümle. Parlayıp sönen o ışıkları bakii kılmak için çabaladım. Ama hiç birşey sonsuz değildi. Parladı söndü sayısız umut med cezirlerimin arasında. Hesaplayamıyorum karanlıklarım mı ağır basar, umutlarım mı? İkisini kefelere koyup tartmak isterken, düşünüyorum peki insanlığımı kaybettiğim zamanlar? İşte bu noktada cümleler kilitleniyor bir bir... Karanlıklar içinden sıyrılıp çıktığım umut ışıklarına sarıldığım anları düşünüyorum cümlelerimin kilitlendiği anlarda. İşte o zamanlar da en büyük hazzımdı istasyon caddesinde yürümek, birde bir tepe vardı bu şehire kuşbakışı bakabildiğim. Gün batımlarında evleri turuncuya boyayıp, tüm sefaletleri silmek istercesine batan güneş. Oradan o güzellikleri seyrettikten sonra dar bir sokağa geçer isimlerini bilmediğim ağaçların altında yürürken ayak seslerimi dinlerdim. Ve sevgili med cezirlerim... Gün batımları ve güzel baharlardan sonra sönerdi umut; karanlık, basık, küf kokan yalnızlıklarım arasında