8 Haziran 2015 Pazartesi

ben kendimi bildim bileli bu hayatta her şeye karşıyım. tüm kalıplara, tüm geleneklere, tüm yaşamlara... varolan ya da olmayan her şeye karşıyım. ağzım çok bozuktur gocunmam. kadının ağzına küfür yakışmıyor diyen insanlara daha çok söverim. elimde sigara caddelerde yürürüm. tek başıma meyhaneye giderim. pavyona bile girmişliğim var. hayır sana dayatılan şeyleri kabul edeceksin de ne olacak? kendime bile muhalefet olurum ki hep aynı kalıpta düşünmeyeyim diye. sürekli empati halindeyimdir bu yüzden bazen beynime lanet okurum. her zaman aynı cümleyle gezerim, bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. bilmediğim konu hakkında hiç konuşmam. sonuçta bilmiyorum, göt kesip külhan beyi olmanın alemi ne? bilmiyorsan göğsünü gere gere bilmiyorum de adem evladı! fakat canına yandığımın memleketinde herkes her şeyi bilir. öğrencisine, ben bu soruyu çözemem diyemediği için rezil olan çok öğretmen tanıdım. oysa bilmiyorum dese, araştırmam gerek ya da benden daha iyi bilen hocalarına danışmam gerek dese öğrencinin gözünde yücelecek. tamam kabul ediyorum dalga geçenler de olacak ama bu durumda diyeceksin ki, amaaannnnn doğmamış oğlumun çüküne kadar! kendinle dalga geç ulan bilmiyorsan. dört sene o fakültenin yolunu otobüs tekeri niyetine mi aşındırdım de. zaten ben derslerde hep uyurdum de. ama yook biz her zaman her şeyi biliriz. hepimiz üstün zekalı insanlarız. zeki falan değilim ben; ben geldiğim her noktaya bilek gücümle geldim. ilk okuduğumda asla ezberleyemedim hep tekrar etmek zorunda kaldım. bir defa okuduğu şeyi ezberleyen insanlardan bu yüzden hep nefret ettim. siyasetten hiç anlamam, hayatım boyunca hiçbir izm e tabii olmadım olmamda. bildiğim ilimden hep şüphe duydum bu yüzden şüpheci felsefecileri hep sevmişimdir, kapı çalıyor fakat çalmıyor olabilir hatta o kapıda duran adam ben bile olabilirim! ama şu milletin haline bir bak, herkes siyasetci anasını satayım, herkes tarihçi, herkes dinci... herkes her şeyi biliyorsa bu millet niye böyle zelil oluyor. niye kendi cehaletinde boğuluyor. her zaman söylerim o televizyon ve bilgisayarları pencerelerinizden atmadığınız sürece sizden bir bok olmaz. bir seçim çılgınlığıdır gidiyor. yine herkes Atatürkçü herkes milliyetçi herkes dindar. birbirlerinin anasına bacısına sövüyorlar. şunları meydanlara salsakta birbirlerini öldürseler onlarda kurtulsa bizde kurtulsak. hayır katılmıyorum konuşmalarına dinlememek için elimden geleni yapıyorum ama olmuyor. kafa göz dalsam bir kaçının ağzını burnunu dağıtsam belki biraz rahatlarım ama bu da geçici bir rahatlama olur. bir aşiyanım olsa oraya çekilsem de herkese hiciv yazsam. hazır giyim gibi düşünceler. hep kalıplaşmış cümleler. hay düşündüğünü sanan ama düşünemeyen beyinlerinize sıçayım! oy ben ölem! oy ben nerelere gedem!

5 Haziran 2015 Cuma

hayatın anlamını bu kadar sorgula desen sorgulamaz. derin derin, uzun uzun düşün desen düşünmez. kuafördeyim dışarda cehhennem azabını yaşatan bir hava var. bir anda hava otuz üç derece olmuş. öğle molası telaşlı bir şekilde içeriye girdim. Karanfil her zamankinden diyorum güldüğüm yerde. saçımın kısa yerleri biraz fazla uzadığından birde saçma sapan bir topuzdan dolayı koltukta yayılmış platin saçlı ablalarımız anlamıyor. ben koltuğa yerleşip, Karanfil de eline makinayı alınca kendi aralarında başlıyorlar fısıldaşmaya. on sekiz yaşımdan beri aynı modeli yaptırıyorum. evet, takıntılı bir insanım. öyle çok takıntılarım vardır ki... örneğin hep aynı botu alırım. biraz uzunu, biraz kısası. beni rahatsız eden takıntılarıma dur diyebiliyorum bazen ama bende adem evladıyım muhakkak dur diyemediklerim de oluyor. sadece düşüncelerimle değil görünüşümle de aykırı olmayı seviyorum. ama platin saçlı ablalarım bu duruma anlam veremiyor. ince sigaraları, topuklu ayakkabıları, ojeli tırnakları... Teoman'ın dediği gibi, benimse yenmiş tırnaklarım titrek ellerim var. birisi dayanamıyor, neden bu model? alıştım artık bu sorulara. kuaförlerim benden daha çok sinir oluyorlar bu duruma. ayy anacım sende, kız seviyo ki yaptırıyor diyor Karanfil. gülüyorum. ama öyle bir noktasındayım ki hayatın, köpek gibi dişlerimi çıkarıp hırlayacak yer arıyorum. evet seviyorum, diyorum sadece. diğeri atılıyor, iyi de çok güzel saçların var kıvır kıvır üstelik gece siyahı. bende saçlarımı çok seviyorum ama böyle daha çok seviyorum. iç sesime, kapat çeneni! diyorum. cevap vermiyorum. bence bu ülkede kökten dincilerin adı çıkmış. biz düşüncemiz ne olursa olsun bir başka düşünceye saygı duymayı beceremiyoruz. oysa şöyle diyebilirdim, ablam beee bu platin sarısından gına geldi artık. kaşlar siyah saçlar sarı. üstelik yakışmamış kabul et. koyu renk seni on yaş genç gösterebilir. bak, benim düşüncemde bunlar. üstelik kocanın prasıyla bindiğin araba, gittiğin günler seni mutlu etmiyor. sen sadece kendini kandırıp kendine yazık ediyorsun. oysa ben kendimi bildim bileli kendi paramı yerim. hiç baba parası yemedim. üstelik ben sürekli televizyon seyredip, kitap okumayan insanlara saygı da duymuyorum! hepinizin asalaklar olduğunu düşünüyorum. bu dünyaya getirdiğiniz sünepe beyinli çocuklar da tıpkı sizin gibiler. sizin piçlerinizi avutmaktan bıktım usandım! daha neler neler... madem bu dünyada kimse kimseye saygı duymuyor, madem herkes diğerlerini kendine benzetmeye çalışıyor o zaman bende sizin gibi olurum. ulan şu hayatta sana özgü hiç fikrin olmamış. müslüman bir ülkede doğdun diye, ben müslümanım diyorsun. ananın babanın siyasi görüşlerini kabul etmişsin. saçma sapan bir kaç programla o düşünceleri süslemiş şimdi bana yedirmeye çalışıyorsun ama yemezlerrr. sana ait olan bir kaç cümle kursana bana, hadi beni biraz heyecanlandır. en şaaşaalı fantazilerle süsle bu salonu. ya da beni biraz güldür. sen de bilirsin güldürmek zeka işidir. insanların güldükleri şeyler de zeka seviyelerini ve eğitim ve öğrenim seviyelerini gösterir. tabii bu eğitim ve öğrenim devletin sana verdiği saçma sapan diplomalar değil. inanmıyorum ben öyle şeylere. ama hadi sörvayvır dışında bir şeylerden bahsedin, med cezir yerine hayaller kurun. yakılan kadınlardan, defalarca tecavüze uğrayı sonra da, rızası vardı denilen çocuklardan bahsedin. ama tanrı hakkı için bana her şey amerika ve israilin elinde demeyin. akşam ne yapacağınız benim umrumda bile değil. senin odtü lü ya da başkentli piçinin yurt dışındaki yüksek lisansı ya da tıp okuyan ppiçlerin de umrumda değil. bana güzel masallar anlatın. örneğin kiraz ağaçlarının altında oturmanın hazzından, bir oltanın ucuna odaklanıp dünyayı unutmanın keyfinden bahsedin. kendi karanlıklarınızda boğulurken böylesi gösterişin ya da bu kadar çok maskenin ne anlamı var? defalarca değiştirdiğiniz maskeleriniz yüzünden gerçek yüzlerinizi siz bile unutmuşsunuz. birilerinin annesi ya da birilerinin karısı olmak yerine bir birey olduğunuzu hatırlayın. toplumun ne derleri yüzünden içine sıçtığınız hayatlara bir bakın. kaf dağının ardında güzel ülkeler var. o güzel ülkelerde güzel düşler var ama siz kendi yalnızlığınız da boğulurken televizyonun sesini biraz daha açıyorsunuz. başka hayatlar yaşamaya alışmışsınız ya bugün kimin hayatını yaşasam acaba? polat alemdarla ülke mi kurtarsam? hepimiz çok milliyetciyiz ya kurtarırız. arka sokaklarda hırsız polis mi oynasam, yoksa kimin eli kimin cebinde belli olmayan med cezirle seksi fantazilere mi aksam. hepinize bol kabuslu geceler canım ablalarım!

31 Mayıs 2015 Pazar

Nagecim Süper Berduş

dört haftadır cuma günleri sırt çantamı alıp soluğu aştide alıyorum. sırt çantası dediysem öyle büyük bir şey getirmeyin aklınıza. içinde kıyafet namına hiçbir şey yok. sadece kitaplar. aştiye girince nefes aldığımı fark ediyorum. bir anda bir bilet, nereye olduğu bu aralar çok önemli. tadını çıkarıyorum gitmek fikrinin verdiği hüznün ve sevincin. dört haftadır bilinmezliğe gidiyorum. öyle iyi geliyor ki yollarda olmak. pazar gecesi ankaraya dönme fikri beni sıkıyor; sonra diyorum ki, sabret nagecim son iki üç ay. burayı da özleyceksin hemde köpekler gibi özleyeceksin. otobüsün camından kendi yansımamla birlikte manzaraları seyrediyorum hızla değişen mekanlar, zamanlar, insanlar... karadeniz manzarasından ansızın iç anadolu manzarasına geçiyorum sonra ansızın marmara oluyor, hoopppp bir bakmışsın aç kollarını ege. vana kahvaltıya gittim bir zamanlar gerisini siz düşünün. insan kendinden kaçamaz ama mekan değişince ruh hali de değişiyor. baktığın manzara değişince sende değişiyorsun zaman zaman. kafamda dolaplar olduğunu varsayıyorum güzel anları orada saklıyorum. fotoğraf çekmekten nefret ediyorum. ' Sakarya da balık keyfi' senin yaptığın keyif değil bebeğim ego tatmini. oysa bir bak manzaraya, o kokuyu çek ciğerlerine, ciğerlerini patlatana kadar. hiç bilmediğim sokaklarda yürürken yanımdaki zatı şahane siyasetten dem vuruyor, yokuş tırmanıyorum nefesi götümden aldığım için havanın ve manzaranın tadını zaten çıkaramıyorum, susar mısın lütfen? sus ve beni yalnızlığımla baş başa bırak, diyorum. önceleri olsa alınırdı ama yıllardır alıştı. susarsam bir daha konuşmam nagecim, diyor. ama dayanamayacak biliyorum. dört haftadır cuma gecesinden pazar gecesine kadar herkesi susturuyorum. rahat olmayan yerlerde yatıyorum, çoğu zaman akşam yemeği yiyorum sadece. sanırım yemek yemeyi unutuyorum. kafamı bir anda boşaltıp sadece manzaraya ya da yollara odaklanıyorum. ne düşündüğümü ben bile bilmiyorum. martılar, saksağanlar, leylekler, pelikanlar... geçiyor etrafımdan. tanrım bu manzara, bu koku, bu deniz, bu gökyüzü... akşamüstü bir bardak çay ya da kahve, köşebaşlarını tutan leylak kokusu. bu zamanlar hiç bitmesin diyorum, bir de bakmışsın pazar gecesi olmuş. ismini bilmediğim, öğrenmekte istemediğim bir sürü insan tanıdım. isimsiz olmaları benim için en iyisiydi. arkamı dönünce yüzlerini bile unuttum. cumartesi günü, bugün mü desem bilemedim, çantamdan bir kitap çıkardım bir sayfada şöyle yazıyordu, nagecim burada kalmışsın, sayfaları karıştırmak zorundaydım yerin kaybolasın diye yani. nagecim süper berduş. niyeyse not beni çok mutlu etti. belli ki kitaplarımda kaldığım yeri kaybedince delirdiğimi bilen insanlardan. aynı zamanda, into the wild filmini çok sevdiğimi ve yıllardır bu yüzden kendime nagecim süper berduş dediğimi bilen biri. yeniden güldüm. benim hakkımda bu kadar detaylı bir bilgiye kim sahip olabilirdi ki. gizemli olabilirdi ama elimdeki kitap daha gizemliydi. gittiğim çoğu yerin ismini hatırlamam, geçen gece bir bara gittik grup çok iyiydi cümlesinden sonra arkadaşlarım pis pis gülüp, barın ismi neydi nagecim derler. tabii ki cevap veremem. isimler ya da yüzler benim hafızam için çok zorlar. bir kaç saatlik yolculuk ardından ankaraya erken dönüş. erken dönüşün verdiği hayal kırıklığı yüzünden sanırım sürekli midem bulanıyor. haftaya cuma günü daha erken çıkacağım yola. daha çok yol katetmek için. uzun yollardan sonra kendine dönünce, gereksiz bir hüzün çöküyor. dokunsalar ağlayacaktım diyorum. iki kadehten sonra da denizde yakamozlar peyda oluyor. ansızın susuyorum, ansızın gülüyorum, ansızın kalkıp yürümeye başlıyorum. eğer yanımda birileri yoksa kendimle konuşuyorum, havalarda pek güzel nagecim, anın tadını çıkar. gökyüzüne baksam acaba yıldız kayar mı? etrafımdan şehirler geçiyor, bilmediğim sokaklar beni mutlu ediyor.

22 Mayıs 2015 Cuma

Nagecim nerede

insanlarla konuşurken ansızın dalıyormuşum. birden bire olduğum ortamdan uzaklaşıyormuşum. günlerdir öğretmenler odasında aynı geyik. üzerimden espiri yapılması beni çok rahatsız eden bir durum değildir ama canım çok sıkkınsa köpekleşebilirim. dişlerimi gösterir, hırlar sonra da ısırırım. dalıyorsam uzaklara bir derdim olduğundan diyemedim. ben kendimi bildim bileli böyleydim çünkü. hem kimin derdi yok ki güzel kardeşim. herkesin derdi kendine büyük. bir de herkesin tuttuğu kendine. hep derim anneme, neden Nâgehan diye. anlamı ansızın demek efendim. bildiğimiz zarf olarak kullanılan cinsten. eski Türk edebiyatına çalışırken ismimin geçtiği cümleleri fosforlu kalemlerle çizer defalarca okurdum. insan isminin anlamını taşırmış, bu yargıya daha çok iman ettim zamanla. gülerken ağlayabiliyorum.ruh halim öyle hızlı değişiyor ki bazen beynimin yorulduğunu hissediyorum. gözlerim dalıyor uzaklara, neyi düşündüğümü yakalayamıyorum ama güzel şeyler düşlediğim de çok oluyor. çok düşünmek beyinde bulunan sinir hüclerini öldürürmüş. sinir hücreleri de yenilenmezmiş. bu bilgiyi öğrendiğim zaman dehşete düşmüştüm. düşünmemeliyim, düşünmemeliyim... elinde mi sıkıysa düşünme. bugün gece sokaklarda aylak aylak yürürken yeniden telkin ettim kendime, düşünme nagecim, düşünme! niye bu kadar çok düşünüyorsun ki, sıkma tatlı canını... sonra tanrıyla kavga ettim. neden beni yarattın, neden beni yolladın buraya, dalga mı geçiyorsun sen benimle? benimle değil bizimle! hava öylesine güzeldi, öldürecek kadar güzeldi. adımlarım uçsuz bucaksız sokakta yankılanıyordu bir ben vardım sanki dünyada. iki tarafı ağaçlarla kaplı, başından bakınca sonu görünmeyen. hava ipek gibi tenimi okşuyordu. düşünmemeliyim düşünmemeliyim. bu manzarayı anı defterine kaydet. son anı, daha doğrusu bundan bir önceki, sanırım iki hafta önce Bolu. Orhan Veli gibi hissettim kendimi, ulan öldürüyor bu havalar bu manzaralar beni. sonra bu sokak, bu sokakta hep emekli amcalar teyzeler var. her evde bir kaç kedi ya da köpek var. bahçeleri harika. geceleri herkes ölüm uykusunda. beklenen ama gelmeyen bir ölüm. geçen sene yine çok dalgın olduğum bir anda aynı sokakta kendimi bir arabanın önüne atmıştım, acı bir fren sesi. sağlam küfür yemişimdir adamdan, haklı... teyzenin biri, ayyy evladım bu dünyada ölmeyi hak eden bu kadar insan varken sen ne yaptığını sanıyorsun dedi. sanırım intihar ettiğimi falan sandı. halbuki böyle bir ölüm benim tarzım değil, hemde ara sokakta. katıla katıla gülmeye başladım o da güldü. çok korktun azcık gül diye dedim, dedi. halbuki korkmamıştım o esnada şofor beyden defalarca özür dilemekle meşguldum. sonra teyzenin kurduğu cümleyi düşünürken Yüzüklerin Efendisinden bir sahne geldi aklıma, Gollüm'ü öldürmek isteyen Sam'e Frodo şuna benzer bir şey söylüyordu, sen onun ölümü hak ettiğini söylüyorsun ama bak dünyaya ölümü hak eden binlerce insan hayatta ve ölümü hak etmeyen binlerce insan ölüyor her gün. en büyük arifler bile bu konuda yanılıp ölüm ya da kalım hakkında hüküm veremezken sen nasıl onu öldüreceksin. sahi insanlar birbirlerini nasıl öldürüyordu. bakın gördünüz mü yine başladım. ben iflah olmam, çokta yaşamam. çok yaşamakta istemiyorum zaten. Tatar şarir Abdullah Tukay daha 27 yaşında, doktor ona diyor ki böyle içersen çok yaşamazsın. havası temiz bir yere git, içkiyle sigarayı da bırak. o da diyor ki, yaşamak isteyen kim? 28 yaşında kimilerine göre çok içmekten, kimilerine göre memleket derdinden ölüyor... 22 05 2015 16:06
insanları anlamak çoğu zaman çok güç. biliyorum sürekli aynı cümleleri kurduğumu ama elimde değil. metrodayım herkes göt göte gidiyor, iş çıkışı. önümde iki kız var. en fazla yirmi iki ya da yirmi dört yaşlarındalar. biri şöyle diyor, aslında evlenmeyi istemiyorum ama annemle babam artık bunu bekliyor. elimdeki kitabı yavaşça indirip onları dinlemeye başlıyorum. ama öyle gizli gizli dinleme değil. gözlerim yuvasından fırlayacak gibi oluyor. nasıl yahu diyor iç sesim, nasıl olur böyle bir şey. devam ediyor, aslında ben düğün falan da istemem ama laf söz olur. haydaaa hay sizin zihniyetinizi dinozorlar siksin. nasıl yahu nasıl? insan istemediği şeyleri neden başkaları için yapar, neden başkalarının istediği hayatı yaşar. günlerdir bu cümleleri düşünüyorum. neden yapar insan böyle bir şeyi. onlara ben demedim ki beni dünyaya getirin diye. canları istedi yaptılar. yalnızlıktan korktukları için beni yaptılar. elalem kısır demesin diye beni yaptılar. muhtemelen senin anan babanda aynı şey için yapmmıştır bebeğim diyecektim, diyemedim tabi. hayatım boyunca bir kere aşık oldum bir kere çocuk yapmayı düşündüm ondan sonrası olmadı onda da on sekiz yaşındaydım. Adalet Ağaoğlu gibi düşünüyorum bu konuda. başkaları için yaşayan insanlar mutlular mıdır sahiden. biz neden gelişemiyoruz da sürekli geri gidiyoruz diye düşünmemek gerek. insanlar hazır giyim gibi hazır düşünceler taşıyorlar beyinlerinde. son zamanlarda moda kisvesi altında kafamızı nereye çevirsek aynı adamları ya da kadınları görüyoruz ya, kızılay dağıtmış gibi aynı şeyleri giyen. işte bu düşüncelerde böyle, kimse düşünmek istemiyor. sağcısı, solcusu, kökten dincisi hepsi aynı bok. hepsi her zaman hazır düşünceleri alıp beyinlerine yerleştiriyorlar sonra da mutlu olmayı bekliyorlar. anam ben ne bohemm bir insanımmm, ben ne kuuluuummm havalarında gezen gerizekalı üniversite öğrencileriyle dolu etrafımız ama bir bok bildikleri yok. okudukları iki kitap, köşe yazısıyla bir düşüncenin arkasına sığınıyorlar. sonra aman efendim bilmem kimin ölüm yıl dönümüymüş mezarına gitmişler... o adam dirilse yüzünüze tükürür vallaha billaha. bunca aptallığın arasında yaşarken nasıl mutlu olacaksın adem evladı, nasıl içine sine sine yaşayacaksın. dünyanın sonu gelecekmiş, gelsede kurtulsak be! metrodan indikten sonra bir öğrencimi gördüm. bu kızı ne zaman görsem gözlerimin içi gülüyor. elimde değil çok mutlu oluyorum. neden mi, aptal yetişkinlerin aptal düşünceleri beni boğuyor, öyle sıradan öyle sıkıcılar ki... diye başlıyor. üstelik daha on beş yaşında. hocam diğer hocalara bir bakar mısınız? hepsi aptal, ha bir de sizin gibi Mehtap hoca var diyor. bu kız bu yaşta nasıl böyle düşünüyor demeyin. deliler gibi okuyor. ne bulsa okuyor. ama daha bu yaşta mutsuz. onu ilk tanıdığımda, neden bu kadar okuyorsun yavrum mutsuz olacaksın, demek istedim ama diyemedim. böyle bir cümle kursam bende o aptal yetişkinler kategorisine girecektim çünkü. bir yandan Eylül'ü düşünüyorum, daha on beş yaşında ama koca bir anarşist. bir yandan bu salaklara bakıyorum. dünyanın dengesi de bir garip, bu salaklardan milyonlarca var Eylüllerdense çok az. başımdan geçen bu olayı bir çok insana anlattım. huyum kurusun insanların düşüncelerini öğrenmek hoşuma gidiyor. anne baba farklıymışta, insan sevdikleri için her şeyi yaparmışta. yalan ulan yalan! yapmaz kimse kimse için bir şey. ben mutsuz olacaksam neden başkaları mutlu olsun yaptığım eylemden. eyleme bak evlenmek! evlilik seksin resmileştirilmiş halidir demiş marks amcamız. benim dünyamda ben varım, dünyanın merkezi benim. aslında hepimizin süper egosu tavan yapmışta biz hâlâ inkar peşindeyiz. son model telefonlar, arabalar, her dakika çatır çatır çekilip sosyal medyada yayınlanan fotoğraflar. sürekli birilerinin giyim kuşamını, konuşmasını, yaşamasını... eleştiren beyinsizler. neden düşünceler eleştirilmiyor da bunlar eleştiriliyor? çünkü hepsi koca ahmaklar. süper egolarını inkar ediyorlar ama anaları babaları ya da elalem için evlenip bir de davullu zurnalı düğün yapıyorlar. ayyy tatlım çok güzel olmuşsun dedikten sonra arkasından, bu kıza bir modacı gerek diyorlar. yeniden söylüyorum, hiç bıkmadan da söylerim: böyle düşünen insanların beyin kıvrımlarını dinozorlar siksin!

20 Mayıs 2015 Çarşamba

yaklaşık beş saattir bilgisayarın başında, yurt dışında yaşayan Türk çocukları ve eğitimleri üzerine makaleler okuyorum. dünyanın boka sardığını zaten biliyoruz, ana dillerini unutan insanları araştırıp daha da can sıkmanın ne alemi var? ama var. yarın bunun üzerine bir saat konuşma yapmam gerek. bu tür konular nedense beni eskisi kadar etkilemiyor. eskiden olsa vay efendim ana dilimiz canımız ciğerimiz derdim ama şimdi pek bir duygusuzum. senin ülken adam akıllı bilim insanı yetiştirip yurt dışına sahalara yollamaz işi cemaat abilerine, ablalarına bırakırsa sen her şeyini unutursun. bu ülkede adam akıllı yabancı dil eğitimi yokken sen iki dilli, Almancayı ya da İngilizceyi kendi dilinden iyi bilen bir insana nasıl Türkçe öğreteceksin a beyinsiz! bir hocam şöyle demişti, altmış beş yaşındayım dokuz yaşımdan beri İngilizce eğitim alıyorum. doçentlik moçentlik derken milyarlarımı yedi. sonuç ne biliyor musun? konuşamıyorum! acaba bu bizim beyinsizliğimizden mi kaynaklanıyor desem kadın Türkiyenin en ünlü Türkologlarından biri. Rusyada doğmuş büyümüş diğer hocama bakıyorum, kadın ana dili gibi Rusça, İngilizce, Tatarca ve Türkiye Türkçesi biliyor. benim bildiğim İngilizce ise ay go, yu go, vi go dan öteye geçmez. geçen sene yabancı uyruklu üç öğrencim vardı. Ukraynalı, Afgan, İranlı. Çocuklara gramer öğretecem aman da aman diye götümden soğuk terler akıyordu. Son dersten sonra evde bildiğim tüm oyun havalarını oynadım. aldığım paranın hakkım olmadığını düşündüm. sebep? eğer iyi bir dil eğitimi almış olsaydım onlarla olan iletişimim çok daha iyi olacaktı. Allahtan hepsi derslerini verdilerde ben de az da olsa vicdanımı rahatlattım. bana bu tür sunumlar ve araştırmalar vermeseler keşke, bu ülkeye olan güvenim zaten yerle bir daha ne kadar çöker bilmiyorum. hayır, Allah bizim belamızı vermiş zaten neyin araştırmasını taraştırmasını yapıyorsak. sabah beri imlaya, yazıma bilmem neye dikkat edecem diye canım çıktı burada rahat rahat yazmak ne güzel oh beee. tüm kuralların canı cehenneme dostum! yaşasın kuralsız hayat. dua edinde çocuğunuz benim görev yaptığım okula denk gelmesin. gelirse vay haline :)

18 Mayıs 2015 Pazartesi

eski dostlarımı özlüyorum. oturup saatlerce kitaplardan, yazarlardan, filmlerden... bahsettiğimiz o günleri çok özlüyorum. dalga geçerdik bir zamanlar, dünyayı ne zaman kurtarıyoruz diye. hepimiz dünyayı kurtaran adamlar ve kadınlardık. saatlerce hiç sıkılmadan bıkmadan konuşur kendimizi kültürlü ve entel sanardık. o zamanlar kıymetini bilmezdim desem yalan olur. ne zaman ayrılacağımız günü düşünsem hüzünlenirdim. ne ben onların kalbini kırdım ne de onlar benim kalbimi kırdı. birbirimizden beklentimiz yoktu. hepimiz modern hayatın dişlileri arasında ezilen sanatla az da olsa nefes alabilen insanlardık. eğer birilerinden beklentin yoksa mutlu oluyorsun zaten. beklentisiz bir şeyler verebiliyorsan insanlara dünyanın en mutlu insanı sen oluyorsun. ama maalesef bu adem evladının mizacına aykırı. dün akşam on gibi kitap okurken ansızın darlandım. sanki ev beni yutuyormuş gibi. keşke Elif burada olsaydı dedim. ne eğlenirdik be! ev aradaşım alındı, ne yani bizimle eğlenmiyor musun diye. halbuki eğlence kısmı muhabbetin en koyu olduğu kısımdı. sonra kalktık bir bara gittik. bir grup vardı ki aman aman evlerden ırak. tüm gece beni depresyona sokacak şarkılar çaldı durdu. konuşmadan biramı içtim. üstelik biranın yüzde ellisi suydu. benim tabirimle at sidiği gibiydi. iki yetmişlik, üç yetmişlik derken zar zor çakır keyif oldum ama içimden hiç konuşmak gelmiyordu. sıkıldım çünkü sıradan hayatın sıradan dedikodularından. sıkıldım artık hep aynı şeyleri konuşmaktan. son zamanlarda sanattan anlayan kimse çıkmıyor karşıma. kitap okuyup okuduğu kitabı sindirebilen. kafasında kendi düşüncelerini yaratabilen ve ulan ben böyle düşünüyorum işte diyebilen kimse de yok. dershanelerde, okullarda çocuklarınızı emanet ettiğiniz o eğitimcilerin muhabbetlerini bir duysanız intihar edersiniz muhtemelen. insanlardan tiksindiğim zamanlar olur, sanırım bu ara o evreye yeniden giriyorum. kimsenin sesini duymak ya da yüzünü görmek istemiyorum. herkes aynı geliyor. sanki ben farklıymışım gibi... keşke daha az okusaydım da şu hatunlar gibi tek takıntım kıyafetlerim ve sevgilim olsaydı. anacım bu hatun muhabbetleri de insanı belli bir süre sonra çileden çıkarıyor. üç kadının aynı evde yaşaması intihar sebebi zaten. erkek muhabbeti de beni boğuyor belli bir süre sonra. bu yalnızlığı nasıl gideririm bilmiyorum. ama gittikçe kendini beğenmiş, kimseyle muhabbet edemeyen enaniyet abidesi bir insan olmaya başladım ve bu durumdan tiksiniyorum. dünyanın dört bir yanına dağılan o dostlarımı toplamam mümkün olsa keşke. ama o da bir rüya artık. velhasılı yalnızlıktan ölüyorum ulan, ölüyorum...