12 Nisan 2015 Pazar
7 Nisan 2015 Salı
her yerde karşıma çıkan otuz yaş üstü adamlar
popüler psikiyatri dergisinde okuduğum bir yazı vardı. Uyandım sabahın körü. sanki biri beni dürtü verdi bir değnekle. saat 05.30, o yazı geldi aklıma. yazıda şöyle diyordu efendim: insanlar karşılarına çıkan kişileri kendileri seçer. kadın ya da erkek farkmez, ' neden benim karşıma hep böyle insanlar çıkıyor' diye yakınıyorsak işte o mübarek insanları biz seçiyormuşuz... nasıl bir bilinç altım varsa 'karşıma çıkan insanlara da sıçayım, kendi psikolojime bilinç altıma da sıçayım' diye isyan etmeye başladım. hayır eğer bunu gerçekten kendimiz yapıyorsak neden kendimize böylesine leziz Çin işkenceleri yapıyoruz ki? yaklaşık iki buçuk yıldır yalnızım. nasıl bir yalnızlık onu bende anladım. tamam çapkınım, hovardayım yirmi dört ayardayım da hayır arkadaş bir insanın karşısına hep mı aynı tip insanlar çıkar. tam olarak hatayı nerede yaptığımı doktoruma da sordum. tabii ki cevap veremedi. bir zamanlar aldığım ahların misli misli çıkmasından şüpheleniyorum desem, tanıştığım adamlara kurduğum ilk cümle ' bak arkadaş ben çok dengesiz bir insanımdır, ne dediğime değil ne yaptığıma bakacaksın. üstelik benim ipimle kuyuya inilmez. bu cümle benim hayatta en sık duyduğum cümledir. kendi kendime söylemedim elbette, hep başkalarından duydum sonra da dedim ki kendime demek ki ben gerçekten böyle bir insanmışım.' Dün senden çok hoşlandım diyen adamdan kırk sekiz saatir haber alınamadı. eğer benim telefon görüşmelerime ya da sicil kaydıma baktırdıysa yeniden dönüş yapıp ' senden hâlâ ççok hoşlanıyorum be nagecim! ' demesi imkansız bir şey bunu bende kabul ediyorum. ama insan bi şeyler der. yani ne bileyim ' Allah belasını versin senin gibi kadının! ne lanet ne menem bir mahluksun! kahrol! ' dese bile kabülümdü. zaten iki hafta önce bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında tam kırk beş dakika bekletildim. sonra bir baktım aa aaaa adam telefonunu neyim kapamış yurt dışına kaçmışta izini kaybettirmiş. yok arkadaşım yok!' ben gelemiycem, bana gelenler geldi, zaten ben çok esrikli bir insanım' desene bana. bundan dört beş yıl önceydi galiba, tam olarak hatırlamıyorum, bir adam da bana iki kitap vermiş kayıplara karışmıştı. sonradan bir arkadaşıyla haber yolladı ' söyle o mahluğa bana kitaplarımı teez elden yollaya!' tabii ki yollamadım. ' gelsin azizim kendi alsın. tabii o kıymetli götü yiyorsa! ' dedim. sonradan bi öğrendim adam İspanya'ya yerleşmiş... kaç tamam anladım da bi hafta içinde İspanya'ya gitmek de neyin nesi... sonra bir başka adam! adam ki ne adam! Alllaahh konuşmaya başlayınca ne götler keser. ama icraata gelince elde var sıfır! aman da aman bir dere yağ bir dere bal hayat ona karşı. Çin'e kaçtı. kariyer yapacakmış kıçımın kenarı. bende yapıyorum ne olmuş? hem madem kariyer yapacaktın niye onca iltifatlar... hayır sevişmek için desem, belki bir ihtimal ama ben bu adamların hiçbiriyle sevişmedimde, sevişmiş olsam iki gözüm önüme aksın söylerim. inkar eden daha beter olsun derim. hem sevişmek kötü bir şey de değil ki sonuçta. kendi dengesizliğimi de inkar etmiyorum tabi. yani iş yerinde iki taneye göz koyarım, okulda üç tane. hayır maksat okul ve işyerini eğlenceli hale getirmek. fakat ben hiçbirine, senden çok hoşlandım, deyipte telefonlarmı kapamadım. yapmışta olabilirim şu an kendimden emin olamıyorum. örneğin yan apartmanda bi adam var. Allahım yok böyle bir çekicilik. mutfaklarımız karşılıklı. yemek yapıp kahve içerken bakışıyoruz. tam bir yıldır. sadece bakışıp mutfaktaki saatlerimizi eğlenceli hale getiriyoruz. ama ikimizde de tık yok. yani ne o bana kur yapıyor ne ben ona. arada sırada mutfakta şarap içip müzik dinlerken tebessüm edip kadeh kaldırıyorum, o da bana tebessüm edip afiyet olsun diyor. yani eğer çok çapkın olsaydım kapısına notumu çoktan yapıştırıp kaçmıştım. ya da ne bileyim bugün kahve içerken bana eşlik etmez misiniz efenim diye kesin sorardım. maksat mutfaktaki vakti güzel değerlendirmek. bu yazı nereye gidiyor bilmiyorum ama en iyisi ben sabah kahvemi yapıp bir sigara yakıp şu adamla bakışmaya devam edeyim...
son zamanlarda sık sık Pamela'nın İstanbul şarkısıyla Teomanın Zamparanın Ölümü şarkısını dinliyorum. Tanrıımm sanki beni anlatıyorlar. bu sabah çok dinç ve mutluyum aslnında. tüm bu adamlara rağmen. neyse efenim hepinizi çok seviyorum...
30 Mart 2015 Pazartesi
gitmek ya da kalmak
Atilla İlhan'ın bir şiirinde ( hangi şiiri olduğunu şu anda hatırlamıyorum.) ' geceleri benim için dua etmelisiniz ' diyordu. kaç gündür dilimde aynı mısra. kime söylediğimi bilmeden söylüyorum. geceleri benim için birileri dua etmeli. ben sürekli güzel bir kafayla gezdiğim için, özellikle geceleri. bu işi yapamıyorum... geceleri benim için dua edecek birilerini arıyorum. beş yıllık Ankara serüveni sona eriyor. ver elini doğu görevi. üzülmüyorum ama içimde çok garip bir his var. aitli midir nedir bilinmez. gitmek istiyorum deliler gibi, ama aynı zamanda gitmesem ya diyorum. bir yerlere ya da birilerine bağlı yaşamaktan nefret ediyorum. o yüzden hiç eşya almıyorum örneğin. 30 yaşındayım hep başkalarının eşyalarıyla yaşadım. kim bilir belki en doğuda bulamam da kendime bir kaç parça eşya alırım. eşyaya ya da insana bağlı yaşamak istemiyorum. hayat çok garip. bu garipliğe aklım hiç ermedi. hep kafam bir karış havada yaşadım, bu durumdan hiçbir zaman pişman olmadım. hep serseriydim hiç normal bir hayatım olmadı ama bazen diyorum ki keşke daha farklı bir insan olabilseydim. ne bileyim evlenmek isteseydim de çocuğum olsaydı... kedi yerine çocuk beslerdim. içki, sigara yerine yeşil çay içer diyet yapardım. aman bunlar ne biçim fikirler be ne sıkıcı hayat bu. yok arkadaş şarabım dolsun, sigaram tütsün...
işte öyle garip bir durum. Öyle haller içindeki halim Türkçeye çevirmeye yok mecalim. Demiş MFÖ çokta güzel söylemiş...
Etiketler:
Geceden Kalan Kırıntılar,
Gündelik,
Ruhun Kusması
3 Şubat 2015 Salı
ordan burdan
bekar evinde yaşamak hep eğlencelidir. Düzensizlik içinde gereksiz bir düzenin olur. hele benimki gibi bir evdeyseniz, dünyanın ya da türkiyenin dört bir yanından birileri gelir sürekli. e Ankaradasın sonuçta sanki Türkiyenin kalbi. herkesin muhakkak bir işi oluyor burada. sınava gelenler, gezmeye gelenler derken evin nüfusu en az dört kişi oluyor bir günde. rekorumuz ise on kişi. kimi oturur bilgisayarın başına mülakat sorularına bakar, dünyanın en büyük çukuru? arkadaşın verdiği içten tepkiyse takdire şayandır. ' amına koyayım müfettiş olacam lan ben! atom parçalamıycam. bana ne dünyanın en büyük çukurundan' diğeri hangi sınavı kaç puanla kaçırdığını anlatır. kimi askerliği erteleyemez ağlar da gider. sonra sorarsın kendi kendine, lan bu ne boktan bi hayat. hepimiz bir yerlere ya da bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. bi kaç kuruş para için çektiğimiz dertlere bak. kimi özel sektörde çalışır günde on bir saat ebesini sikerler. kimi mağzada camekan dizayn eder sürekli patronun ağız kokusunu çeker. öğrenci olmasına rağmen onbeş tatilde evine gönderilmez kimi.
Gereksiz sorular, gereksiz sınavlarla heba ediyoruz en güzel yıllarımızı. gereksiz bir telaş var hepimizde. Sahi bize ne dünyanın en büyük çukurundan?
9 Ocak 2015 Cuma
Yaşlanıyoruz be azizim. Hangi ara otuz olduk bilmiyorum. Ha şimdi daha büyük insanlar ' bu yaşa da yaşlı mı diyorsun ' diyordur. ama azizim insan kendi hayatına bakıyor. hangi ara otuz oldum diyor. yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapmadan ya da yapamadan gözlerimizi kapayıp açma anında bir bakmşsın ki büyümüşsün. elinde avcunda hiçbir şey yok... evet, yine kafam çok güzel. ve ben neden kafam çok güzelken buraya yazdığımı bilmiyorum. hala çözemedim o duyguyu. ha birde Teoman- istasyon insanları şarkısını dinleyin. insanı gereksiz yere mutlu ediyor. hemde mutlu olmak için bir bok yokken... bol kabuslu geceler diliyorum hepinize...
7 Ekim 2014 Salı
Aklımızın ucundan bile geçmezken, nereden çıkıp geldiğini bilmediğimiz fikirlere ve insanlara selam olsun. Ne zaman bir dönüm noktasında olsam, ne zaman yeni ve hayatî önem taşıyan kararlar vermek zorunda kalsam böyle oluyor. " Ulan bugüne kadar neredeydiniz ciğersizler? " dememek için kendimi zor tutuyorum. Ama tutuyorum işte el mahkum. Yaşadığım kentten yine sıkıldım, seneye haritadan yer beğeneceğim kendime. Yalnız çok havalı bir cümle. sanki sürülmüşüm gibi. Gitmekle gitmemek arasında, gülmekle gülmemek arasında ve ağlamakla ağlamamak arasında kalıyorum. Ama en çok canımı yakan şey; yanlış mekan, yanlış insan, yanlış zaman üçlemesi oluyor. Onun dışında her şey sütliman gibi. Yanlış hatırlamıyorsam Harry Potter Felsefe Taşı kitabında Dumbledore şöyle demişti " düzenli kafalar için ölüm bile bir maceradır " bu cümle yıllardır beni düşündürür. böylesi dağınık ve vurdumduymaz bir kafa ölümü nasıl karşılar acaba? ne yani ruhumdaki bu dengesizlikler sadece benim mi suçum? Şimdi çok güzel bir manzaraya karşı bu satırları yazarken bir yandan da ruhumu dinliyorum. Yan masada sürekli içip ağlayan bir adam var. Gözyaşlarını saklıyor, utanç gibi değil bu saklayış. sanırım o da yanlış zaman, yanlış insan derdinden müzdarip. neden bilmiyorum ama adamın ağlaması içime dokunuyor. yine neden olduğunu bilmiyorum ama masasına gidip onunla ağlamak istiyorum. Son zamanlarda her gece içip içip buraya saçma sapan düşüncelerimi yazdığım için sizden özür dilemiycem. hoşunuza gitmiyosa okumayın anasını satayım. her neyse yine konudan cok uzaklaştık. en iyisi ben bir kadeh daha doldurayım ve bu gece de insanlık için ağlayayım.
14 Eylül 2014 Pazar
Sana bu satırları ikinci dumandan sonra yazıyorum, ayık ol... kafam öylesine güzel ki yeryüzünde bulunan hiçbir şey kafamdan daha güzel olamaz. en damardan Orhan Gencebay çalıyor. dünyanın dönüp dönmedğini kanıtlamama gerek yok, imla hataları umrumda bile değil. ikinci dumandan sonra iran otu ciğerlerini parçalıyor insanın. bu beden, bu dünya... acıyı çeken sen değilsin sanki, yaşayan sen değilsin. Aslına bakarsanız uzun zamandır içmiyordum. İçmek istemiyordum. artık bedenimin yoruldugunu hissediyordum. Bedenimde bulunan tüm organlar ağır gelmeye başlamıştı, artık taşıyamıyordum. Bugün umursamaz bir şekilde, sırf stres atmak için yürürken bir köşe başında, elinde simit tepsisi hüngür hüngür ağlayan bir göçmen gördüm. saat on bir civarıydı. gözleri, elleri, yüzü öylesine güzeldi ki. insan bakmaya bile kıyamıyordu. elindeki tepsiye sarılmış, kurumuş simitlerin arasında hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlıyordu. gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını sırılsıklam etmişti, başının üzerinde ismini bilmediğim ağaç umursamazca sallanıyordu. bakmak istemedim. baktığım zaman insanlığımdan utandım. başımı yere eğdim ve hızlı adımlarla yanından uzaklaştım. yüzüme vuran rüzgar bile artık bağıra bağıra ağlamama neden oluyordu. köşeyi dönüp büyük parkın oldugu caddeye girene kadar kendime gelmeye çalıştım. bu suçu ben işlemedim diyordum sürekli kendime. seksen milyonluk ülkede sayılı zenginlerden birinin çocugu değildim. cok lüks bir hayat yaşamıyordum. kirasını bile ödeyemediğim bir evim vardı. bir de her ay eksik yatan üç beş kuruş maaşım. belki dedim cebimde bulunan bir kaç kuruşu onunla paylaşabilirdim. ama o anda öylesine utanmıştım ki başımı önüme eğip hızlı hızlı yürüyebildim sadece. köpekler gibi pişman oldum yeniden döndüm. durduğu yer boştu. içime daha büyük bir acı yerleşti. insanlara yardım teklif etme konusunda zaten acemiydim. yeniden parkın olduğu caddeye döndüm. yine göçmen bir aile. belli ki savaştan kaçmışlar. sığınacak hiçbir yerleri yok. anne üç yaşında ki oğlunun üzerini örterken ağlıyordu. yaşlar gözünden sessizce süzülüyordu.o annenin sessiz gözyaşlarına sanki ağaçlar, heykeller ağlıyordu. gri başkentin sokakları ne renklidir oysa bu dönemde. insanlar sanki o kadın orada yokmuş gibi davranıyorlardı. sokak köpekleri bile insanların insansızlıklarından utanır gibi kadının yanı başından geçerken kafalarını ceviriyorlardı. utandım... yine utandım, konuşmaya başlasam hüngür hüngür ağlayacaktım.yanında üç yaşında bir çocuk çöpü karıştırıyordu. çok değil bir kaç metre uzakta. eve geldim kendmi kanepenin üzerine attım, ev arkadaşım zengin patronunun çocuklarıyla birlikte hataya sırf künefe yemeye günü birlik gidip geleceğini söyleyince koptu bende her şey. dışarı cıktım; otumu, biramı aldım eve geldim. yavaş yavaş demlenmeye başladım. ikinci dumandan sonra dünya bi anda daha güzel oldu. sonra hatırladım bir zamanlar neden alkolik olduğumu. ama hala gözlerimi kapayınca o insanların gözyaşlarında boğuluyorum. işte bu satırları size ikinci dumandan sonra yazıyorum. tüm dünya uyuyor olabilr, ama gözünüzü seveyim siz ayık olun, insanlığınızı baş tacı yapın hiç değilse içiniz rahat olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)