3 Şubat 2015 Salı

ordan burdan

bekar evinde yaşamak hep eğlencelidir. Düzensizlik içinde gereksiz bir düzenin olur. hele benimki gibi bir evdeyseniz, dünyanın ya da türkiyenin dört bir yanından birileri gelir sürekli. e Ankaradasın sonuçta sanki Türkiyenin kalbi. herkesin muhakkak bir işi oluyor burada. sınava gelenler, gezmeye gelenler derken evin nüfusu en az dört kişi oluyor bir günde. rekorumuz ise on kişi. kimi oturur bilgisayarın başına mülakat sorularına bakar, dünyanın en büyük çukuru? arkadaşın verdiği içten tepkiyse takdire şayandır. ' amına koyayım müfettiş olacam lan ben! atom parçalamıycam. bana ne dünyanın en büyük çukurundan' diğeri hangi sınavı kaç puanla kaçırdığını anlatır. kimi askerliği erteleyemez ağlar da gider. sonra sorarsın kendi kendine, lan bu ne boktan bi hayat. hepimiz bir yerlere ya da bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. bi kaç kuruş para için çektiğimiz dertlere bak. kimi özel sektörde çalışır günde on bir saat ebesini sikerler. kimi mağzada camekan dizayn eder sürekli patronun ağız kokusunu çeker. öğrenci olmasına rağmen onbeş tatilde evine gönderilmez kimi. Gereksiz sorular, gereksiz sınavlarla heba ediyoruz en güzel yıllarımızı. gereksiz bir telaş var hepimizde. Sahi bize ne dünyanın en büyük çukurundan?

9 Ocak 2015 Cuma

Yaşlanıyoruz be azizim. Hangi ara otuz olduk bilmiyorum. Ha şimdi daha büyük insanlar ' bu yaşa da yaşlı mı diyorsun ' diyordur. ama azizim insan kendi hayatına bakıyor. hangi ara otuz oldum diyor. yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapmadan ya da yapamadan gözlerimizi kapayıp açma anında bir bakmşsın ki büyümüşsün. elinde avcunda hiçbir şey yok... evet, yine kafam çok güzel. ve ben neden kafam çok güzelken buraya yazdığımı bilmiyorum. hala çözemedim o duyguyu. ha birde Teoman- istasyon insanları şarkısını dinleyin. insanı gereksiz yere mutlu ediyor. hemde mutlu olmak için bir bok yokken... bol kabuslu geceler diliyorum hepinize...

7 Ekim 2014 Salı

Aklımızın ucundan bile geçmezken, nereden çıkıp geldiğini bilmediğimiz fikirlere ve insanlara selam olsun. Ne zaman bir dönüm noktasında olsam, ne zaman yeni ve hayatî önem taşıyan kararlar vermek zorunda kalsam böyle oluyor. " Ulan bugüne kadar neredeydiniz ciğersizler? " dememek için kendimi zor tutuyorum. Ama tutuyorum işte el mahkum. Yaşadığım kentten yine sıkıldım, seneye haritadan yer beğeneceğim kendime. Yalnız çok havalı bir cümle. sanki sürülmüşüm gibi. Gitmekle gitmemek arasında, gülmekle gülmemek arasında ve ağlamakla ağlamamak arasında kalıyorum. Ama en çok canımı yakan şey; yanlış mekan, yanlış insan, yanlış zaman üçlemesi oluyor. Onun dışında her şey sütliman gibi. Yanlış hatırlamıyorsam Harry Potter Felsefe Taşı kitabında Dumbledore şöyle demişti " düzenli kafalar için ölüm bile bir maceradır " bu cümle yıllardır beni düşündürür. böylesi dağınık ve vurdumduymaz bir kafa ölümü nasıl karşılar acaba? ne yani ruhumdaki bu dengesizlikler sadece benim mi suçum? Şimdi çok güzel bir manzaraya karşı bu satırları yazarken bir yandan da ruhumu dinliyorum. Yan masada sürekli içip ağlayan bir adam var. Gözyaşlarını saklıyor, utanç gibi değil bu saklayış. sanırım o da yanlış zaman, yanlış insan derdinden müzdarip. neden bilmiyorum ama adamın ağlaması içime dokunuyor. yine neden olduğunu bilmiyorum ama masasına gidip onunla ağlamak istiyorum. Son zamanlarda her gece içip içip buraya saçma sapan düşüncelerimi yazdığım için sizden özür dilemiycem. hoşunuza gitmiyosa okumayın anasını satayım. her neyse yine konudan cok uzaklaştık. en iyisi ben bir kadeh daha doldurayım ve bu gece de insanlık için ağlayayım.

14 Eylül 2014 Pazar

Sana bu satırları ikinci dumandan sonra yazıyorum, ayık ol... kafam öylesine güzel ki yeryüzünde bulunan hiçbir şey kafamdan daha güzel olamaz. en damardan Orhan Gencebay çalıyor. dünyanın dönüp dönmedğini kanıtlamama gerek yok, imla hataları umrumda bile değil. ikinci dumandan sonra iran otu ciğerlerini parçalıyor insanın. bu beden, bu dünya... acıyı çeken sen değilsin sanki, yaşayan sen değilsin. Aslına bakarsanız uzun zamandır içmiyordum. İçmek istemiyordum. artık bedenimin yoruldugunu hissediyordum. Bedenimde bulunan tüm organlar ağır gelmeye başlamıştı, artık taşıyamıyordum. Bugün umursamaz bir şekilde, sırf stres atmak için yürürken bir köşe başında, elinde simit tepsisi hüngür hüngür ağlayan bir göçmen gördüm. saat on bir civarıydı. gözleri, elleri, yüzü öylesine güzeldi ki. insan bakmaya bile kıyamıyordu. elindeki tepsiye sarılmış, kurumuş simitlerin arasında hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlıyordu. gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını sırılsıklam etmişti, başının üzerinde ismini bilmediğim ağaç umursamazca sallanıyordu. bakmak istemedim. baktığım zaman insanlığımdan utandım. başımı yere eğdim ve hızlı adımlarla yanından uzaklaştım. yüzüme vuran rüzgar bile artık bağıra bağıra ağlamama neden oluyordu. köşeyi dönüp büyük parkın oldugu caddeye girene kadar kendime gelmeye çalıştım. bu suçu ben işlemedim diyordum sürekli kendime. seksen milyonluk ülkede sayılı zenginlerden birinin çocugu değildim. cok lüks bir hayat yaşamıyordum. kirasını bile ödeyemediğim bir evim vardı. bir de her ay eksik yatan üç beş kuruş maaşım. belki dedim cebimde bulunan bir kaç kuruşu onunla paylaşabilirdim. ama o anda öylesine utanmıştım ki başımı önüme eğip hızlı hızlı yürüyebildim sadece. köpekler gibi pişman oldum yeniden döndüm. durduğu yer boştu. içime daha büyük bir acı yerleşti. insanlara yardım teklif etme konusunda zaten acemiydim. yeniden parkın olduğu caddeye döndüm. yine göçmen bir aile. belli ki savaştan kaçmışlar. sığınacak hiçbir yerleri yok. anne üç yaşında ki oğlunun üzerini örterken ağlıyordu. yaşlar gözünden sessizce süzülüyordu.o annenin sessiz gözyaşlarına sanki ağaçlar, heykeller ağlıyordu. gri başkentin sokakları ne renklidir oysa bu dönemde. insanlar sanki o kadın orada yokmuş gibi davranıyorlardı. sokak köpekleri bile insanların insansızlıklarından utanır gibi kadının yanı başından geçerken kafalarını ceviriyorlardı. utandım... yine utandım, konuşmaya başlasam hüngür hüngür ağlayacaktım.yanında üç yaşında bir çocuk çöpü karıştırıyordu. çok değil bir kaç metre uzakta. eve geldim kendmi kanepenin üzerine attım, ev arkadaşım zengin patronunun çocuklarıyla birlikte hataya sırf künefe yemeye günü birlik gidip geleceğini söyleyince koptu bende her şey. dışarı cıktım; otumu, biramı aldım eve geldim. yavaş yavaş demlenmeye başladım. ikinci dumandan sonra dünya bi anda daha güzel oldu. sonra hatırladım bir zamanlar neden alkolik olduğumu. ama hala gözlerimi kapayınca o insanların gözyaşlarında boğuluyorum. işte bu satırları size ikinci dumandan sonra yazıyorum. tüm dünya uyuyor olabilr, ama gözünüzü seveyim siz ayık olun, insanlığınızı baş tacı yapın hiç değilse içiniz rahat olsun...

2 Eylül 2014 Salı

Vandallar, Barbarlar...

İnternet vandalları sarmış dört bir yanımızı. Kafamızı nereye çevirsek birbirine hakaret eden insanlar çıkıyor karşımıza. Bu insanlar hangi ara birbirine böylesine kin besler oldular anlayamadım doğrusu. Belki de diyorum bir kısmının arpası fazla gelmiştir. Tivitır, feysbuk gibi alanlarda yeni yetme ergenleri tut tutabilirsen. Birde onların yetişkin görünen ergenleri var ki aman aman evlerden ırak. En küçük bir fikir beyanında bile birbirine giren birbirini aşağılayan insanlar. Tam olarak neyi paylaşamıyorlar ya da hangi hazinenin üzerine konmak istiyorlar anlayabilmiş değilim. Tek dertleri kendi fikirlerinin doğruluğunu ortaya koymak ama bunu gelmişe, geçmişe söverek yapabileceklerini sanmaları en büyük yanılgıları. Ben bu insanlara neden bu kadar çok taktım onu da anlayabilmiş değilim. Bırak öldürsünler birbirlerini desen gönül razı değil; iki ucu boklu değnek desem bu değneğin her yanı bok. Sırf bu kendini bilmez insanlar yüzünden internetten uzaklaştım. hiçbir sosyal ağı kullanmamaya karar verdim. hatta internete giren telefonumu balkondan aşağı atıp işi kökten çözmeyi bile düşündüm. Sahi sizi hiç rahatsız etmiyor mu bu durum? Sadece ben mi bu denli fazla rahatsız oluyorum bu insanların her yanı sarmış olmasından. Dünya zaten yaşanılacak bir yer olmaktan çoktan çıktı; az biraz eğlenebildiğim bir tek bu alan kalmıştı sağolsunlar onunda içine sıçtılar. Her neyse... biz bir kadeh daha dolduralım ve insanlık için biraz daha ağlayalım.

Ve Yaz Biter

Bu yaz çok sıkıldım. öylesine sıkıldım, ölesiye sıkıldım. bir aylık tatilim bana bir asır gibi geldi. Hatta o asır uzadıkça uzuyordu. Yıllar önce, daha çocuk sayılacağım yaşta, okuduğum bir kitap geldi aklıma. Kitapta bir zaman sündürücü vardı. En güçlü büyülerinden biriydi bu. Zamanı sündürdükçe sündürüyordu. Peki bizim dünyamızda ki zaman bükücü neden hep gereksiz zamanları sündürüp duruyor? Tüm yaz belkide hiç varolmayan bir büyücüyle kavga ettim. Sürekli salak salak yakındım durdum. Neden benim en çok eğlendiğim zamanları sündürmüyordu da hep sıkıldığım zamanları seçiyordu. Bu benim için çok büyük bir haksızlıktı. Büyücülerden yola çıktım önce Yüzüklerin Efendisi serisini sonra da Harry Potter serisini yeni baştan okudum. Büyücülerin kafaları nasıl işler ona kafa yordum durdum. Onunla da kalmadım başka fantastik eserler okudum. Kendimi durduramadım iki ayda on beş kitap okudum.Hızımı alamadım kitaplar üstüne yapılan yorumları okudum. Bu yazı nereye gidiyor pek anlamadım ama ben sanırım başka bir şeyden bahsedecektim. İşte sıkılmış ruhum ve sürekli sünen zaman yüzünden kafamı toparlayamaz oldum. benim beynim zaten çöplük gibi, biraz daha karıştırarak daha da çıkılmaz bir hale soktum. Kitaplar, filmler, oyunlar, müzikler... karıştıkça karıştı beynimde sonra da alacalı çok leziz lakin mideye dokunan bir çorba çıktı ortaya. Ben hep söylüyorum ' Azizim, bana on günden fazla tatil yaramıyor! '

10 Ocak 2014 Cuma

Buz gibi bir gündü.Ocak ayının en soğuk günlerinden biri. Bir otel odasındaydık, yanımdaki adamın varlığını unutmuş birbirine girmiş binaları izliyordum. Dışarıda insanın gözlerini kör edecek bir tipi vardı. Yamuk yumuk kurulmuş binaların arasında savrulan kar zerrecikleri gri şehrin içine doğru hızla düşerken şehirle aynı rengi alıyordu. dışarıda insanlar hiç bilmediğim bir dili konuşuyorlardı. anlamıyordum, anlamakta istemiyordum. bunca bilinmezliğin içinde böylesi çok daha eğlenceli geliyordu bana. Yanımda yatan adamın sadece sıcaklığını hissediyordum. hiç konuşmuyorduk. ben sürekli gri ve kokan şehri seyrederken o sürekli uyuyordu. Garipti, tüm şehirler birbirinin aynıydı. İnsanlar çift yaratılmış sözünü almışlarda, şehirler ctrl V ile kurulmuşa uyarlayabilmek için dünyanın tüm kıtalarında, tüm ülkelerinde, şehirlerinde ve kasabalarında inatla uygulamışlardı. Yanımda yatan adam bundan anlamıyordu. anlayıp anlamaması beni de pek ilgilendirmiyordu. O adamı yanımda yıllardır sırf  yalnızlığımı gidersin diye taşıyordum. Ona göre de ben hiçbir şeyden anlamıyordum ve o da beni sırf yalnızlığıni gidermek için yanında taşıyordu. Birbirimizden böyle bir şeyi gizlersek eğer tüm o tutkulu aşkımızın ve sevişmelerimizin büyüsü bozulacaktı. Gizlemiyorduk. Gizleyelebileceğimiz bir şey de değildi zaten...