21 Nisan 2010 Çarşamba

oğlumun kızı anne olursa ben ne olurum?

üç cinsin kırmasından elde ettiğim şu gördüğünüz anaç kedi gitti bir tekire gönül verdi. Bu yavrularda ortaya karışık ürünlerimin sonuncu postası oldu :) kırkbir buçuk kere maşallah benim kuzularımaaa diye çığırtkan kuşlar gibi geziyorum şimdilerde evin içinde... yavrucanlar fotoğafta pek belli olmaya bilir. yavrucanların iki tanesi gece karanlığı gibi yanındayken bile fark edemiyorsunuz :)

15 Nisan 2010 Perşembe

normallikle a- normallik arasında

Normal insanların üzüldüğü şeylere bende üzülmeye başlamıştım. Normallikle a- normallik arasındaki çizgiyi artık karıştırır olmuştum. örneklerle bi şeyler ifade etmeye gerek yoktu, bende hızla normalleşmeye başlamıştım. ya da gecikmiş olan bir normalleşmeydi bu. yani biraz yaşlanmakla, biraz da sıradan yaşamaya başlamakla ilişkiliydi. ben nerde ne zaman bir şeyleri ertelemeyi başarmıştım şimdi düşünsemde bulamıyorum. Geriye dönüp geçmişe dair bir şeyler düşünmeye başlayınca keskin dönümlerden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. keskin dönümler beni genelde hayal kırıklığına ve karamsarlığa itiyor. Geçmişin her karesinde mutsuzmuşum gibi garip bir yük biniyor omuzlarıma. geriye dönmektense yüzyıl daha yaşamayı yeğlerim diyorum. geriye dönmektense hep hafızasız bir balık gibi yaşamayı. şimdi ismini bilmediğim kuşlar çığırtkanlar gibi tepemdeler. bu bahar kelebekler daha bi fazla sanki. ne geçmiş, ne gelecek. kitaplarımın arasında sıcak bir intihar, bir sigara, bir bardak çay...

7 Nisan 2010 Çarşamba

Sevgili Günlük

Ulan sevgili günlük diye başlamak geldi içimden. tekrar tekrar, sevgili, pek muhterem günlük gibi hitaplarda bulunursam da hiç şaşırma... Yazmak isteği nüksedince ve havada bu kadar güzel olunca, benim içimdeki bu bahar şaşkınlığı ve yorgunluğu yerini " hayat çok güzel, her şeye rağmen " namelerine bırakınca daha çok saçmalayasım geldi. Akşam üstü gezintilerinde gözlerime takılan camekanların yazıları bile canımı yakarken ansızın peyda olan bu yaşama sevincinin nedenini bende pek anlayamadım. Nâgehâni duygularla dolup taşan bir insan oluşuma da hâlâ alışamadım ya. Saati saatini tutmayan ölümcül hastalar gibi hissediyorum bazen kendimi. Sağımdan ve solumdan hızla insanlar akarken bende hayatın temposuna ayak uydurmak zorundaymışım gibi, içimde bi yerlere geç kalıyormuş ya da evine dönmenin telaşı içindeymişim gibi duygulara kapılıp sonra bu duyguların aslında çok saçma olduklarını fark ediyorum. Duyguların yetişmeleri gereken bi işleri ya da evleri yok diyorum kendime. Ama gözlerimin önünden hayat akarken...  bu denli hızlı akıp bi yerlere bi şeyler yetiştirecekmiş hissini verirken, yetiştireceği o adı anılmaması gereken cismi kendimmiş gibi düşünmeden edemiyorum. Bu cümlelerin ağızlarını gözlerini yamultmadan da edemiyorum. Eğer şimdi imkanım olsaydı size yazdığım kağıdı ve el yazımı göstermeyi çok isterdim. cümleler ve yazı böylesi dengesizken harflerim ve kağıdımda bir yerlere bir şeyler yetiştirmek istiyormuş hissini veriyorlar. Uzun süredir yapmadığım bir şeyi yapıyorum aslında. Önümde hızla akan ve her dakika değişen caddeye bakıyorum, oturduğum konumda insanları görmem imkansız ama gelen sesleri hiç bir şekilde bastıramıyorum. bastıramadığım seslerle anlıyorum ki tam arkamda hayat birilerinin istediği veya istemediği gibi akıyor. Şimdilik benim için caddedeki insanlar tanımsız kalıyor. Ellerinde poşetlerle camekanların içine düşen kadınlara her zamanki gibi tiksintiyle bakıyorum. Onlardan tiksindiğim için kendimden tiksiniyorum. Sonra kendimi haklı çıkaracak bahaneler  bulmaya çalışıyorum. Bahanemin çok olduğunu biliyorum ama en önemlisi benim nezdimde bu bahanelerin aslında can alıcı fikirler olması ve bahaneden çok daha yüksek çıtalara sahip olması. Sonra baharın verdiği şaşkınlıkla akılları birer karış havada yeni yetme kızlarla oğlanlara takılıyor gözlerim. Sanırım onların verdikleri saf enerji baharın güzelliğini daha da ortaya koyuyor. Sonra onların haddinden fazla saf olduklarını düşünüyorum. ön yargısız, tecrübesiz, yeni yetme olmaları da cabası zaten. Yeniden lise çağlarına dönmek ister miydim acaba diye bi soru geçiyor aklımdan. bu sorunun cevabını içimdeki bi kadın çığlık çığlığa " hayııırrrr!" diye bağırarak veriyor ve ben bu sese verecek tepki bulamıyorum. Saflar işte salaklar deyip burnumu kıvırıyorum. Ensemde delici bakışlar hissetmeye başlayınca kıvırdığım burnumu farklı insanlara çevirmem gerektiğini anlıyorum. Bir çok kişiye aynı anda burun kıvırırsan bakacak yer bulamazsın işte diyorum kendime. Yalnızlığın verdiği can sıkıntısıyla kapalı alanlarda çok fazla kalamıyorum. içeride hepimize yetecek kadar hava yoookkk diye bağırasım geliyor ansızın. Böyle ortamlarda kendimden geçip akıl hastaları gibi davranmamak için kendimi hemen sokağa atıyorum. Sonra ne kadar hızlı yürürsem ve ne kadar hızlı bu kalabalıklardan ve kapalı alanlardan uzaklaşırsam o kadar iyi diyorum. İçeriye bi giren bir daha çıkamıyor çünkü... çok iyi biliyorum. Durmadan akan hayat, durmadan değişen renkler, durmadan öten kuşlar... parklarda güneşlenen bir kaç kedi ve köpek. ve tabii bir kaç insan. parklarda sanki hayat daha yavaş. iki ileri bi geri giden mekanlar yok mudur? mesai saati dolunca şehir daha gürültülü, daha çekilmez, sanki arabalar çoğaldıkça hava daha kirli. Saatlerin rivayetlerini büyücülerin cümleleri gibi algılayan ruhum daha da dalgınlaşıyor. Park çok güzel ama arabaların gürütüleri buraya kadar geliyor. Evet bahar geldi çiçekler çok güzel ama hava hala kirli ve nefes alıp verdikçe bizi de kirletiyor. insanlar doğuyorlarmış her bahar... çevremi sokak çocuklar sarıyor, " abla bi dal sigara versene be, abla valla okul paramı çıkarmaya çalışıyorum noluur bi mendil alsan...." hayat güzeldi öyle değil mi? Güneş batıyor  ayaz şehri kuşatıyor. Güneş varolan güzelliklerin yanı sıra can acıtan şeyleri de gözüme gözüme sokuyor. ama Nâgehan hayat çok güzel kendini kandırabilirsin. piçin biri köşede hasta bir sokak köpeğini tekmeliyor, sol tarafta iki kurbağa birbirine kur yapıyor. gökyüzü kuşlarla kaplanıyor ellerinde sapanlar çocuklar kuşları öldürmek için birbirleriyle yarışıyor. Hayat çok güzel oynuyor. muhakemeleri bir kenara bırakmayı başarabilirsen, kör olursan eğer, sağır olursan, canına yandığımın insanlarını yok sayabilirsen eğer... hayat kendi akışında, hangi akış bende bilmiyorum ama güzel olabilir... yok arkadaş yok! böyle güzellikte olmaz olsun...

30 Mart 2010 Salı

Bahar yorgunuyum. Hatta ben bu durumu daha da abarttım, bahar beni çok pis çarptı... daha martın biriyken yerde miyim gökte mi sorularıyla kendi kendimi yeyip bitirmeye başladım. Yerde veya gökteydim. Yerle gök arası bir yerlere sıkışıp kalmışta olabilirdim. Önemli olan benim yerle gök arası mekik dokumam veya ikisi arasına sığmıyormuş hissine kapılmam değildi... Ben zaten bu dünyaya ait değildim, yerinde göğünde veya kuytusunda köşesinde olmuştumda değişen neydi? Başladığım kitapların hepsini yarım bırakışlarım, filmlerin ilk yarım saatine bile tahammül edemeyişlerim, olayı daha da abartıp bir şiiri sonuna dek okuyamayışlarımda bahardandı belki. Kim bilir delirme noktalarında suçu yükleyecek kimseyi bulamayıp her suçu bahara atıyorumdur... Her şeyden uzaklaşmam gerektiğini düşündüğüm bir anda sessiz, sakin, kimsesiz bir eve gittim. Sanırım martın ilk hafttasıydı. Evin tren yoluna o kadar yakın oluşu o evde üç hafta kadar kalmama neden oldu. Trenle çağrışım yapan bir şeyler vardı ve ben bunu kendimden saklıyordum. Okuyacak ve bir şeyler seyredecek çok fazla vaktim vardı. Benimse tek yaptığım şey o küçük balkona özellikle tren saatlerinde çıkıp yeşillikler arasından trenin yolunu beklemek oldu. Kaç farklı kitaba başladım ve kaç kere kitaplar gözüme canlı kanlı katiller gibi göründü hatırlamıyorum. Haftalardır yapmak istediğim tek şey tembel hayvanlar gibi güneş nereye ben oraya, sonrada kıvrılıp kalmak. Yaptım aslında hemde çoğu insanın istemeyeceği kadar çok yaptım velakin insanın beyni durmaksızın işleyince sadece bedenin dinlenmesi belirli bir süre sonra hastalık halini alıyor. Beyin de dinlenmek istiyor ama uyku anında bile onu kemiren ve rahatsız eden şeyler olduğu müddetce o zavallıcık anlıyor ki onu dinlendirecek tek şey sonsuz uyku. Bu da ucu açık bir seçenek oluyor aslında. Daha evvel ölmemiş olan ben onun beynimi dinlendirebileceği yargısına nasıl vardım anlamıyorum. bu konuya varış sebeplerimden biri bazı yazarların bunu sonsuz uyku diye adlandırması olabilir. Ama ikiside uykuysa ikisinde de aynı huzursuzluklar yaşanacak demektir. Bir şeyleri sorgularken aynı olay üzerinden elli kere geçtiğimi ve hep tüm günahları kendime yüklediğimi fark ediyorum. Örneğin gittiğim çay bahçelerinde veya kafelerin bahçelerinde gördüğüm güler yüzlü insanlara çatık kaşlarla baktıktan sonra günlerce kendimi suçluyorum. elbette bu benim yaptığım en küçük hata oluyor. ama hatalar silsilesinde yerini alınca diğer hataların üzerine kdv bedeli gibi binip ödemem gereken bedelleri ağırlaştırıyor. Son zamanlarda, ama bu son zamanlar çok uzun zamanlar oluyor... ağzımı ne zaman açsam saçmaladığımı fark ediyorum. Son zamanlarda birilerinin gelmişine geçmişine, yeddi ceddine çok fazla küfür ediyorum. Son zamanlarda çok fazla kıskanıyorum, çok fazla sinirleniyorum, çok fazla içiyorum, çok karamsar olduğumu da daha çok fark etmeye başlıyorum ve çok fazla sakinleştirici almak zorunda kalıyorum... son zamanlarda her şey güzelken ansızın yalnız kalan ve terkedilen kadını oynuyorum. belkide son zamanları hayatımdan sonsuza dek silip çıkarmam gerekecek... Sonra aklımda güzel bir an peyda oluyor. O anı gerçekleştirmek için bisikletime atlayıp tren yolunu gören bir yere gidiyorum, gözlerim eskiden alışık olduğum sahneleri arıyor. kulaklarımdan içeriye doğru yankılanan şarkıları dinlemeye tenezzül bile etmiyorum. bisikletin üzerinde herhangi bi aracın altında kalma korkusunu bile hissetmeden yapabildiğim en iyi şeyi yapıp deliler gibi pedal çeviriyorum. sonra son zamanlar yanımdan ışık hızıyla, dinlemediğim bir melodiyle, kitapların kokusu arasına sinmiş bir adamın kokusuyla, sonsuza dek süreceğini sandığım ama onun da biteceği bir yanılgıyla.... tekerlerin altındaki asfalt gibi  kayanın yerine bir yenisi gelmeyecek ve zamanın yeniden dönmeyeceği gibi... akıyor... biçimsiz, sürati belli olmadan, görünmeyen eller kalbimi bir taşın altında ezer gibi, taşlar kalbimi ezerken ben artık yıpranan sinirlerle hiç bir şey hissetmeyecekmişim gibi düşünürken ve aslında ustaca kendimi kandırmaya çalışırken... bisiklet geçebileceği tüm tehkileki yollardan ve tehlikesini görünürde değilde kalbinde barındırdığını bildiğim ara sokaklardan hızla geçiyor...

7 Mart 2010 Pazar

klavyenin kutsal ihaneti bir insanınkine asla eş değer sayılmadı... sayılamazdı... klavye cansızdı kansızdı...

klavyemin olmayışı güzeldi hoştuda... şu blog sevdası yedi bitirdi beni. aslında çok fazla şey yazdım, yazdım ama ajandalarıma yazdım. e şimdi benim gibi nefes alıp vermeye bile üşenen biri nasıl olurda onlardan bazılarını seçer ayıklar buraya ekler... en temizi kaçırılmayan yazma hevesleriyle anında yayınlamak. yoksa bi kaçtı mı o heves bir daha yakalanmıyor... ajandadan bilgisayara, bilgisayardan ajandalara dönüş süreçlerim hep olur. yalnız bu klavye kıtlığında ve yokluğunda anladım ki bu blogger denen mahluğa çok pis bağlanmışım ben... artık bende buraya bir nevi yaşam destek ünitesi demeye karar verdim. insan ne garip döngüler içine giriyor. bundan bir kaç yıl evvel ajandalarımdaki yazılarımı kimseye okutmazken şimdi çığırtkanlar gibi sanal günlük denen şeyde herkesin okumasına izin veriyorum. kim bilir belkide benimde içimde okunulma ve beğenilme hevesi vardı. dışarıya biraz zor vurulan hatta gizli kapaklı yaşanması gerektiğini hissettiğim bir heves. hissediyordum da neden farkına varamadım orasıda ayrı muamma... hayat bazı şeylerin varlığına ya da yokluğuna alıştırıyorda biz varla yok arası gidip gelirken alıştığımız şeylere bile garip bakıyoruz. ama bazı şeylerin alışılması güç oluyor. bir klavyenin ihaneti örneğin... klavye çok pis ihanet eder, klavye yalan söyler, klavye caka satar, sonrada zeytin yağı gibi üste çıkar. canlı kanlı olmasına gerek yok sanırım. biz ihanetleri hep canlı kanlı şeylerin üzerinde mi tatbike çalışacaktık? oysa bir klavyede pekala ihanet edebilirdi... klavyenin canlı kanlısını düşünüyorum da... sanırım bu can, kan ve kutsal ihanet üçlüsü benim canıma, kanıma daha çok koydu...

21 Şubat 2010 Pazar

üşüyorum. parmaklarımı hissetmiyorum. ruhum bir parçasını oradan kaçırmış gibi. sanki ayaklar beni yarı yolda bırakmışta geziye çıkmış gibi. beynim paydos zilini çalmışta coktan uykuya yatmış gibi. ama ben üşüyorum. tipiden sonra soba bulmuşumda başında beklerken ellerimle ayaklarım ansızın uyuşmuş gibi. üşüyorum anlıyor musun?
inceden inceye yüreğim sızlıyor. ruhum yüreğimi bırakıp akşam gezintisine cıkmasın diye dua ediyorum.
iyiyim diyorum kendime.
ben iyiyim... ben iyiyim... ben iyiyim...
iyiyim dedikçe omuzlarıma bi şeyler yükleniyor...


" kimseden bi beklentin yok. ondan böyle rahatsın ve sakinsin " demişti hıyarın biri
sahi kimden ne beklentim olacakti.
ama bu soğuk ve üşüme neden?
beklentiler odun gibidir seni ısıtır demeliydi hıyarın oğlu!
beceremedi

neyse ne diyorduk, beklentiler odun gibidir insanı ısıtır. sonra mart gelir, anaaa bi bakarsın bitmiş odun!
yeni odun almak gerekir? öyle değil mi?
ama üşürsün ulan kıçın donar!
beklentileri odun olarak ele alırsak ve bittiğini hesaplarsak onlar üşür


peki ben neden üşüyorum?
gizli kapaklı beklintiler. failleri yok ulan bunların kimden ne beklersin...

4 Şubat 2010 Perşembe

isyan

klavyem yok, internetim yok, farem yok... yok oğlu yok anasını satıym