31 Ekim 2008 Cuma

Yazmazsam Çıldıracaktım


“ Söz vermiştim kendi kendime. Yazı bile yazmayacaktım.
Yazı yazmak ta bir hırstan başka ne idi. Burada namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim, hırs, hiddet neme gerekti. ?
Yapamadım, koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım.
Oturdum.
Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm, öptüm… Yazmazsam Deli Olacaktım.” Sait Faik Abasıyanık

Neden bu tutku? Neden bu özlem? Yemek gibi, içmek gibi, uyumak gibi, gün boyu tembellik yapmak gibi, sigara gibi, çay gibi, bir dostla iki kelam etmek gibi... İnsan yazmazsa çıldırır mı gerçekten? Çıldırmasa bile o uç noktaya geleceğine inanıyorum artık. Üstad Sait Faik'in dediği gibi " ... bir hırstan başka ne idi." Hırstı ama tatlı bir hırs. Keşke her hırs bu kadar zararsız olsaydı. Oysa söz vermiştim kendime, yazmayacaktım. Çıldırsamda yazmayacaktım.


Kendime ne kadar büyük bir kötülük ettiğimi ancak üç yılın sonunda anladım. Kendime bir iyilik yaptım güzel bir defter ve kalem aldım. Çalışma masamın başına geçtiğimde hiçbirşey yazamadım. Beynim çöplük olmuştu, ne toparlaya biliyordum duygularımı, ne de kağıda dökebiliyordum. Sayfalarca saçmaladım, zırvaladım. Ne geçti elime? Koca bir hiç gibi göründü önce. Ruhun kusmasıydı bu. Rahatlamak için en iyi yöntemlerden bir tanesiydi. Keskin bir sirke gibi kendime zarar vermektense en iyi yöntem yazmaktı. Yazmadan nasıl duracaktım?

İnsan mı nankör yoksa ilim mi? Bu soruyu bana kimin sorduğunu hatırlamıyorum. Tabii ki insan nankördür, demiştim. İnsan bilgiyi terk ettiği zaman onun orada öylece kalmasını ve büyük bir umutla onu beklemesini düşünmez herhalde. Nankör oluşumun ceremesini çekiyorum sanırım... Pencere önüne oturup, bahçe kapısına dikiyorum gözümü. Sanki o eski manevi hava bir cisme bürünüp o kapıdan içeriye girecekmiş gibi. Kimi, neyi ve hangi suretle beklediğimi bilmeden bekliyorum. Çok eski bir dostumu özlemiş gibi bekliyorum. Bu özlem beni çileden çıkarıyor. Sanki o çok değerli dosta ihanet etmiş gibi. Sebepli sebepsiz gözlerim doluyor. Derin derin nefes alıyorum içimdeki acıyı dindirmek için nafile... İnsanın ruhu acılar içinde, sonsuz karanlıklarda kıvranırken yüreğinde uçsuz bucaksız acılar duyarmış. Bu acıları tarif edemez sadece ağlarmış. Ağlarmış da nereye kadar ağlarmış... Artık yazacağım, tüm dedikodulara, kendini bilmez insanlara inat... Artık yazmadan değil çıldırana kadar yazacağım...

"Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere"

Sait Faik Abasıyanık

.........
Karışık bir iş vesselam.
Deli dolu yazar kalem.
Yazdığı da ne? Bir sürü
İpe sapa gelmez kelam.

Orhan Veli

Resim; janker adler

18 Ekim 2008 Cumartesi


Ahmet Hamdi Tanpınar uzun zamandır tanışmak istediğim yazarlardan bir tanesiydi. Özellikle Halit Ziya Uşaklıgil'den sonra en büyük uslupçu oluşu bu merakımı daha da ateşlendirdi. Açılışı Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile yapmayı planlıyordum, ama kütüphanelerde her aradığın kitabı bulamıyorsun maalesef. Sevgili evvelzamaniçinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü anlatmak için çok çaba sarf ettiğini ve zamana ihtiyacı olduğunu söylemişti. Şimdi ne kadar haklı olduğunu çok iyi anlıyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar eserlerinde o kadar çok karaktere yer veriyor ki... Ve eserlerinde bir değilde birkaç önemli noktaya yer vermesi, eserlerin sindirilmesi, zihninde iyi yer etmesi için hayli zamana ihtiyaç duyuyorsun. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'de artık sindirilmeyi bekleyen eserlerden...


Romanın baş kahramanı Cemal çocukluğunu İstanbulda geçirmiş, babasının tayininin anadoluya çıkmasından sonra İstanbuldan ayrılmış fakat İstanbul'da geçirdiği günleri unutamamış bir gençtir. Üniversite eğitimi için yeniden İstanbul'a dönen Cemal, İstanbul'u ve geride bıraktığı herşeyi çok merak etmektedir.İstanbul'da nelerin değiştiğini, eski mahallesini, mahallenin camisini, caminin bahçesinde ki ağacı... Ama en çokta Sabiha'yı merak eder.
Cemal İstanbul'a dönerken çocukluk yıllarını hatırlamaya başlar. Romanın birinci bölümü geçmiş ve şimdiki zaman dilimleri arasında sürer. İkinci bölümde işgal altında olan İstanbul halkının ne kadar zor günler geçirdiğini fark eder Cemal.

Sabiha Cemal'in çocukluk arkadaşıdır. Sabiha'nın babası annesine kalan tüm mirası yemiş, bununlada kalmamış hâlâ kendine kalabilecek - sadece hayal olabilme ihtimali yüksek- mirasların hayaliyle yanıp tutaşan bir adamdır. Anne ve babasının kavgaları Sabiha'yı çileden çıkarır. O asla böyle bir hayat sürmeyeceğini söyler. Her zaman hayata soracak soruları olan ve her zaman baş kaldırmayı bilen bir kızdır Sabiha.


Ve sahneye İhsan çıkar. İhsan avrupada eğitim almış bir gençtir. Sabiha ve Cemal'e dersler vermeğe başlar. Her dersten sonra Sabiha'nın soruları artar. Cemal ise tedirgin olur...Cemal İstanbul'a döndükten sonra, İhsan'ın sahnedeki yeri daha önemli hale gelir. Cemal İhsan'ın evinde çocukluğundan tanıdığı simalara rastlar. Ve ilk günden İhsan Cemal'e görevler verir. Bunlar küçümsenecek görevler değil bilakis çok dikkatli yapılması gereken görevlerdir. Söz konusu olan şey Milli Mücadele'dir...
Cemal kendine verilen görevleri yerine getirirken Sabiha ile bağlantısı olabilecek herkese Sabiha'yı sormaya devam eder...

Cemal Milli Mücadele'nin önemini bilmektedir, fakat İstanbul'un Anadolu kadar zorluk çekmediğini düşünen bir gençken, fikirleri tamamen değişir. İstanbul sahnenin dışı, Anadolu ise içidir... Yinede zaman zaman Sabiha'nın merakı ateşlenir içinde. İstemeden girdiği bu işlerden sıyrılıp çıkmak ister bazende. Muhtar adında bir adamla evlenmiştir Sabiha, mutlu veya mutsuz olduğunu bilmemek ve onu hâlâ görememiş olmak Cemal'i üzer. Muhtar ile tanıştıktan sonra tedirginliği daha da artar Cemal'in. Muhtar; sahtekarın, kumarbazın, alkoliğin, kadın düşkününün tekidir.

Cemal'in yeni görevi Nasır Paşaya katiplik yapmaktır. Nasır Paşa'nin anıları İhsan ve arkadaşları için çok önemlidir. Nasır Paşa Cemal'i çok sever ve Cemal Nasır Paşa'nın yanında katip olarak işe başlar. Ve Cemal köprüde Sabiha'yı görür, aslında Sabiha Cemal'in İstanbul'da olduğunu uzun zamandan beri bilmektedir. Muhtar'ın korkusundan Cemal'in yanına gidememiş ve bu yolu tercih etmiştir. Cemal'e 'seni sonra bulurum' der ve oradan hızla uzaklaşır. Nasır Paşa'nın anıları bazı kesimleri çok fazla rahatsız etmeye başlar. Ve bir gün Cemal yeni anılar yazmak umudu ile gittiği evde tüm gün boyunca Nasır Paşa'ya ait anıları yakarlar. Nasır Paşa çok tedirgindir. Her fotoğrafın, her belgenin, her mektubun anısını anlatır Cemal'e...


Bir akşam Cemal'in kaldığı pansiyona Sabiha gelir. Sabiha o akşam daha da tedirgindir. 'ah bir karar verebilsem' diye sayıklar sabaha kadar. Cemal neye karar vermesi gerektiğini sorar fakat cevap alamaz. Sabah uyandığında Sabiha gitmiştir. Ve Cemal sokakta bir afiş görür, afişin üzerinde, ' sahneye çıkacak ilk Türk kadın' yazmaktadır. O kadın Sabiha dır... Ve gazetelerde yeni bir cinayet haberi vardır, Nasır Paşa evinde öldürülmüştür. Cemal Muhlis Bey'in yanına gider, Nasır Paşa cinayetinden dolayı İhsan'ın tutuklandığını öğrenir.

Okunmaya değer bir eser...

16 Ekim 2008 Perşembe

İçimdeki çocuk



Rüzgâr soğuk ve kızgındı. Tüm ihtişamıyla bahçedeki ağaçları sarsıyor, toprağa kavuşmak arzusuyla hareketlenen yaprağı rotasından caydırıyordu. Odası sıcaktı ama titreyen Beneğin halinden anlıyordu rüzgârın soğukluğunu Melisa. Yüreği gibi soğuktu ama kızgınlık ve hırçınlık yoktu hissettikleri arasında. Kırıktı, buruktu ve ince bir sızıyla kalmıştı bu sahipsizlerin sahibi yerde. Yıllarca anlayamamıştı, neden burada olduğunun farkına ancak son bir kaç ayda varabilmişti. O dönemlerde başlamıştı gözleriyle yollara takılıp kalmak, zaman zaman uzaklara, çok uzaklara dalıp gitmek.Yıllarca yurdun bahçesinde hep coşkuyla, gamsız ve kedersiz koşturmuştu. Tek sayılmazdı pek, köpeği en sevdiği, Beneği en yakın dostu idi. Artık son dönemlerde onunla da vakit geçirmek istemiyordu. Çünkü eğlenemiyor, gülemiyor, gamsız kedersiz koşup oynayamıyordu. Benek de hissediyordu ki bu duyguyu kulübesinden pek çıkmıyordu Melisa bahçedeyken. Hep bir şeyler bekliyor, yollarda birilerini gözleri arıyor, ta gönlünün derinliklerinden gelen anlamını bilemediği bir sızıyla sessizliğe, sahipsizliğe, yalnızlığa sürükleniyordu. Zordu onun için bu yaşta kavrayabilmek nedenini. Lakin hissediyordu, biliyordu, bir şeylerin özlemini duyduğunu. Evet, özlemdi bu ve acı veriyordu. Ne kimlik, ne sıfat. Hiç bir şey. Sadece neye karşı, niçin olduğunu biliyordu. Kavrayamıyor, ifade edemiyordu. Daha dokuz yaşındaydı. Tüm yaşıtlarının söylerken sıradanlık kazanan o kadar kelime vardı ki kendisi hiç bilmiyordu. Telaffuz edememişti çünkü, söylerken kelimenin vurgusunu dahi yapamayacak yabancılıktaydı.Yine oradaydı, pencerenin önünde. Yine uzaklara bakıyordu; yollara. Biri mi gelecekti? Bilinesi zor, kelimelerde kifayetsiz kalan duygularla. Sofadaki tüm nesneleri gözü kapalı seçebilirdi. O kadar çok bulunuyordu ki burada, kapıdan pencereye kaç adım, camlardaki her leke ve yeni oluşan her iz tarafından anlaşılabilirdi. Donuk ve dolgundu yine yüreği. Boğazında keskin bir bıçak yutkunma isteğini geri çeviriyordu sanki. Birisi gelse, ne yapıyorsun dese koşup sarılacak ve hıçkırıklara boğulacaktı sanki. O değil, sema ağlıyordu sanki yerine. Sanki ona ne yapıyorsun denmiş, örselenmiş, hatta bir tokat atılmıştı. Kana kana, ara soluklarını bile almadan, bebekler misali ağlıyordu gökyüzü. Keşke kendisi olsaydı böyle boşalan diyordu. Diyordu da, sessizce…

9 Ekim 2008 Perşembe

Ey Sevgili; Hayat!


Ey Sevgili; Hayat!



Vakitlerden ayaz,yüreğimin en derininde bir sızı..Sessizliğimin çığlığı vuruyor yüreğimin en tenha kıyılarına..Üşüyor kalemimin ucu..Düşmüyor, akmıyor tek bir satır çığlığımdan dizelere. Sanaydı çığlıklarım, sessizliğinde ve sessizliğimde büyüttüm yetim kuşları.Göz yaşlarımı içime akıttım, aktığını gördüğünde üzülmeyesin diye… Yürüdüğüm her yolun senle olduğunu bilerek başladım yolculuklara. Nice gözü yaşlı, isyankar bulutlara yataklık ettim ama yinede buğulanmadı gözlerim.Senden geliyor diye yaşadım, kabullendim ve özledim. Umut bulduğum her söz, yüreğimi sürdüğüm her yol senleydi. Seni ben bildim, parmak uçlarında dolaşan kan damlalarına, bazende saçlarından düşen her saçın düştüğü toprağa özendim. Nefesini su bildim, kana kana içirdim içimin çöl deryalarına. Dilinden, sözcük lügatından düşen her sözü bereket bildim. Gözlerini azık belledim ama bir gün o gözlerine bakmaktan bıkmadım. Kirpiklerinin gölgelerinden dünyaya bakmaya doymadım.Tüm beyazlar sayfa, sayfalar bir sözden ibaret. Ben seni sevgili bildim. Ben seni kendim bildim. Ve ben seni HAYAT bildim. Yaşadıkça benle yaşayacak kadar sonsuz..Nefes aldıkça benle büyüyecek kadar bana elzem…
Ey Hayat! Ört beni kendinle..Yalnızlığın çıplağında düşmekteyim bir yanıma..Sür yüzünün baharını..Yoksa bir sonbahar sabahında cümlelerin enkazına devrilecek gövdem..Kapa gözlerine gözlerimi...Sonra sus…Sen ve ben aynı safta aynı niyete durmuşken… Ta ki senin özleminin dağlarında umutlar açıncaya kadar…

7 Ekim 2008 Salı

Ruhumun boş kaldırımları!


Bu gece yine hırçın kalemim, yüreğim, tuz buz olmuş aklım! Durgun denizler altında hırçın dalgalarla çıkıyor yüzeye. Bir bedende iki nefesin çırpınışıdır bu gece, gecelerde ay ile güneşi bir tutmanın çabasıdır bu, bu; mantık ile duygunun aynı serde yürüyüşüdür. Yüreğimin en dulda, en kimsesiz, en yalnız, en biçare, en ziyasız halidir bu. Kendimin, BEN’im en ben olduğum halidir bu.
Bu gece hırcın kalemim; kendimde, iki canımda, acıyan her yaramda kan akıttığım, tuz gezdirdiğim suretimdir bu gece. Ziyası yok hiçbir nesnenin, öznenin! Zifiri karanlıklarda tüm benliğim; apaçık, çırılçıplak! Özlemlerim, hayallerim, sevgilerim, gizlerim, tebessümlerim ve kederlerim en saf haliyle, en uzak çocukluğumla yanıbaşımda!

30 Eylül 2008 Salı

Kediler Köpekler Kadınlar


Birşeylere karşı fobisi olan insanları anlarım. Saygıyla karşılarım. Birşeye fobim var mı bilmiyorum. Ama timsahtan tırsarım mesela veya örümcek, kılım o mahluklara... Üzerimdeki örümceği huylansamda üzerimde öldürürüm... Küçük İskender'in aksine.
Aylardan haziran, havada bir sıcak ki anlatamam. Çöl sıcakları sık sık uğrar Gaziantep'e. Öğleden sonra güzel bir düşün kucağına kendimi bırakırken, bahçeden bir çığlık yükseldi. Uyku sersemi, neredeyim, kimim, benim burada ne işim var... gibi soruları kendime sorarken, aynı zamanda beynim olabilecek felaketleri sıralıyordu; Biri intihar etti, kalp krizi, biri damdan düştü, minare yıkıldı, deprem oldu.... Yataktan fırladım, pencerinin önünde aldım soluğu, birde ne göreyim; bahçenin ortasında bir hatun çığlık çığlığa bağrıyor. Aman Allah'ım bu kadın bu korkuyla kesin ölür dedim. Korktuğu şeyse beni gülme krizlerine sokmaktan başka bir işe yaramadı.Onu böylesine korkutan benim sevgili köpeğimden başka birşey değildi, üstelik henüz bir aylıktı. Bundan da korkar amenna derim, ama köpeğin kadının çığlıklarından korkup bahçe masasının altına saklanıp viyaklaması ayrı komediydi. Bahçeye çıktım, düşünüyordum önce kadını mı yoksa köpeğimi sakinleştirsem diye. Birileri su getirdi, kadın suyu içti ben köpeğimi kucağıma aldım, " O daha çok küçük üstelik dünyanın en uysal varlığı. Sana birşey yapamaz korkma! " bu cümleler kadını sakinleştirmek için değildi, o öyle bir mahluktur ki hırsıza bile kuyruk sallar. Kadın sakinleştikten sonra başladı vaaz vermeye, " efendim bizim dinimizce köpek beslemek haramdır " hasbinallah dedim bende, sadece hasbinallah, " köpek giren eve melaike girmez " diyor, o çok bilmiş bakışlarıyla. Ben Peygamber miyim? demek geliyor içimden, tövbe Allah'ım tövbe diyorum sonra. " Din siyaset tartışmam ben. Seviyorum besliyorum" diyorum kadına en lakayt tavrımla, " valla benden söylemesi " diyor. Söylemesen bilmeyecekler seni.

Aradan bir kaç ay geçiyor, ben kedim ve köpeğimle gayet rahat yaşamaya devam ediyorum. İnsanlar ırk ve din tartışmaları yaşarken ben hepsinin inadına kediyle köpeği dost ediyorum birbirine. Bilgisayarımın başına oturmuşum, çayım ve sigaram en güzel dinlenme saatlerinden biri. Kapı çalıyor, beklenmedik misafirlerden hoşlanmam! Ben kapıya bakarken benim sevgili kedim bacaklarımın arasından bahçeye çıkmak istiyor. Bahçeye çıkarkende kapıda duran kadının eteğine değiyor. Aman yarabbi dünyanın sonu geldi sanarsınız, ve bir çığlık daha. Benim sinirlerimi bozan, zavallı kedimi korkudan sıçratan bir çığlık. Kadın kediden korkmuyor sakın yanlış anlamayın. Kadının eteği siyahmış "e ne var bunda? " diyebilirsiniz, ama ona göre var. Çünkü benim kedim asil zade van kedisi. Hatunun eteğine tüyleri yapışmış meğer. Bu çığlığa değer miydi? " Ay kuzum öldürüyor şu hayvan sevgin beni, bak ne hale geldi eteğim " diyor, bende " e ne var kuzum? temizleriz geçer" diyorum, yılan gibi tıslarcasına. " Yok yok acelem var, sen bu hayvanları kapı dışarı etmeden gelmiycem ben sana " diyor, hay yarabbim ne günah işledimde sardın bunları başıma? " E sen çok beklersin o zaman " diyorum...

Öğle molası verildiğinde dışarıda yemeye karar veriyoruz. Gezinirken birde ne görelim kafeslere hamster koymuşlar, aman Allah'ım ne tatlı şeyler. Bir tane alıp beslemeye karar veriyoruz üç kafadar. Hamster konuyor kutuya, tabii biz derse girmek zorundayız, mecburen kutuyu yanımıza alıyoruz. Derse giriyoruz, ilk iki saat herşey yolunda, ağzında bakla ıslanmayan biri bizi hocaya gammazlıyor, " hocaaamm kutuda ne var biliyo musunuuzzz?" geber diyeceksin diyemezsin, e ayıp hoca var. Hoca kutuya bakıyor, gülüp geçiyor. Sonra bir hatun geliyor kutunun başına " ay bu ne böyle hiç böyle bişey görmemiştim," hayır uzaydan mı geldin sen desem uygun cevap bu değil biliyorum. Benim hayal dünyama göre uzaylılar bizden daha ilerideler. Eğer varlarsa tabii... Nerede yaşadın, ne yedin, ne içtin sen yavrum? Hamster diyor arkadaşlardan bir tanesi, " hiç duymadım valla " diyor, duymanada gerek yok zaten. Herkes herşeyi bilemez ki canım... " bence beslemeyin siz bunu, Allah bilir kaç hayvanın kırmasıdır. Piç derler bizim oralarda böylelerine, hem böyle şeyler beslemek günah olur " al sana bir vaaz daha. Hayır ben sana dini bilgi sormadım ki güzel kardeşim. Ben piç beslerim sana ne? Bir ansiklopedi alıp hamsterlar hakkında bilgi edinmesini söylüyorum ona. Edinir mi bilemem. Bu arada bir tanesi hamsteri eline almış severken bir çığlık, hamstera piç diyen kadının kafasında geziyor hayvan, buda bir takdir sanırım. Etme bulma dünyası mı deseydik?

Yargılar ve hükümlere maruz kalmadan kedi ve köpeğimle mutlu bir hayat sürmek istiyorum... Negatif-im de son edindiği yavrucuklara güzel evler edindirmek istiyor. Kediden korkmayan ve huylanmayan sahipler. Hoş kediden korkan ve tüylerinden huylanan kimse evine kedi almaz ya.

4 Eylül 2008 Perşembe

Sevdim varmadı, istedim vermedi


Yeni neslin acayip ilişkileri, bir türlü çözemedim. Otobüste, dolmuşta ve okul kantinlerinde en çok dikkatimi çeken konuşmalar bunlar oluyor desem... diyemem çünkü ben başka muhabbet duyamıyorum. "Ben ona çağrı attım o bana yarım saat sonra çağrı attı, dakka sayıyorum ben ona kırkbeş dakika sonra çağrı atacam ", " bi mesaj attım cevap vermedi, ben ona yarın cevap vercem", içimden şöyle demek geliyor " arkadaşlık, dostluk, aşk bu değil ki kardeşim karşılıksız vermektir.", ama onlar bunuda yanlış anlarlar nede olsa içinde "vermek" geçiyor...

" Abi ben boştayım şimdi bana bi manita ayarlayalım", bu cümleyi ilk defa duyanların vereceği tepkiyi aslında kestirebiliyorum, " hass... hasbinallah bu ne ya", benim tepkim daha ağır olmuştu. " Abi yalnız bu ayarlıyacağımız kız biraz salak olsun.", ne ayarlıyorsa. " Ustam ortaya karışık" bu cümle uyar herhalde onlara. Mesela geçen gün otobüste iki kız aralarında konuşyolar," Merti Meltemle gördüm, ayy çok sinir oldum Meltemin bana bunu ikinci yapışı. Kimi ayarlasam elimden alıyo. Ama görür o..." yanındaki hatunun dünyadan haberi yok. Yok ama cidden yok, belliki arkadaşının bu muhabbetlerine alışmış, " ayy bi indirim vardı .... da bi ayakkabı alana biri bedavaydı üstelik ayakkabının çifti sadece elli avro", benim iç sesim bir an dışa vuruyor, " hasiktir nerdeyim ben avrupada mı?", hayır alışveriş yapın bana ne ama elli avro da ne oluyor? Üstelik burası trustlik bi memlekette değil... Ben elli avroya ayakkabı alan adamın... bide indirim diyor utanmadan. Üstelik o gün benim cebimde sigara alacak param bile yok. Bankada sıra bekliyorum, önümdeki delikanlının telefonu çaldı, " Tuğçe geçen mesene açtı, selam dedim kayboldu, bi girdim baktım engellemiş lan beni görür o. O yeni manitası ... ( burdaki küfrü yazamam ) parasını yesin, onun parası bitince görcem ben onu", bu muhabbete dayanamayıp dikkatimi diğer tarafa verdim, yanımdaki hatune kişide telefonla konuşuyor, " ayyy canım çok sıkkın. Valla bilmiyorum hesapta ne kadar para varsa çekip stres atmayı düşünüyorum, fazla bişede yok heralde hesapta ,ancak beşyüz lira olcaktı... Babam geçen avrupadan bi telefon getirtmiş harika bişee, üstelik sadece beşyüz öyyroo", ben senin babanın derimde ayıp olur şimdi... Muhabbeti hala devam ediyor hanım kızımızın, " ya zaten boşum iki haftadır, sevgili yapcam kendime geçmiyo böyle zaman. Elimi sallasam ellisi zaten.", ben senin eline bakanın, ellisinin...

Ya parklarda dikkat çekerim diye kitap okuyormuş gibi yapanlar. Arkadaşlarla yürüyüşe çıkmışız önce kendi halinde kitap okuyo gibi görünen bi kız çarptı gözüme. Dikkatle bakmaya başladım. Benim tek merakım ne okuduğuydu. Kiremit kalınlığında bir kitap vay be! Tipi o kadar kalın kitaplar okumaya yatkın birşey değildi. Ben kitabın ismini görmeye çalışırken rüzgar çıktı hooppp yapraklar birbirine karıştı. O da ne! kız aynı dikkatle okumaya devam etti. Ama aramızda yaklaşık onbeş metre vardı. Arkadaşlarıma, " okumuyo ki bu kitabı", dedim. " Alma kızın günahını" dediler. Sonra "dikkatli bakın" dedim, "gözleri kitaptan başka herşeyde aslında..." Sonra bir rüzgar daha, ve yine sayfalar karıştı. Sonunda onlarda anladılar... Ama ben hala kitabı merak etmekteyim. Ansiklopedi falan mıydı acaba?!

Aynı gün sırtında gitarla gezen bir grup gence rastladık. Oturdular karşımıza. Dedik ki, " ne güzel onlar çalar biz dinleriz." ama nerde? " Abi harbiden işe yarıyomuş bu gitar ya, herkes bize bakıyo lan. ahahah", e bu durumda biz dumur. Birde gitarı çıkardı, oda nesi iki dakika kadar dalgın dalgın ters tuttu angut! " Oğlum bari bişeyler tıngırdat" dedi yanındaki, gitarı elinde tutan ise, " ulan tıngırdatabilsem tıngırdatcam...".

Sadece onlar bu tür ilişkiler içinde yüzüp iki kelamlarından biri " canım sıkılıyor " olsa onada amenna dersiniz. Birde çevrelerindeki herkesi kendileri gibi angut sanıp, hayatın anlamının sadece birileriyle " çıkmak!" olarak algılamaları yok mu? " Ya kızım seninkide hayat mı?" diyor arsız arsız. " Neden" diye soruncada, utanmadan, " en son kimle çıktın onu bile hatırlamazsın sen ahahha", benim en uygun cevabım edepli bi küfür olur genelde ama ondanda anlamazlar. Arsızın yüzüne tükürmüşler yağmur yağıyor demiş hesabı. " Çok canım sıkılıyor.", diyor bana " e kitap oku. sürükleyici bir roman olabilir mesela", verdiği kesin net yanıt beni acayip duygulandırıyor, " hıımmmm ", yüzündeki ifade beni çileden çıkarıyor. İfadeden şunları okuyabiliyorum," kitaplarla bozmuşsun sen kafayı, ancak okursun zaten. Hayatın anlamını bilmiyorsun sen", ben çileden çıkıp onu öldürmemek için kendimi zor sakinleştirirken şu cümleyi kuruyor, " bir sevgilim olsa bu kadar canım sıkılmaz aslında."...

" Neden gidiyorsun darulfununa Selma"
" Aman Ferit seninkide soru mu? Tabii ki koca bulmak için"
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu / Peyami Safa


Uzun lafın kısası, devir olmuş siber alem...