7 Ekim 2008 Salı

Ruhumun boş kaldırımları!


Bu gece yine hırçın kalemim, yüreğim, tuz buz olmuş aklım! Durgun denizler altında hırçın dalgalarla çıkıyor yüzeye. Bir bedende iki nefesin çırpınışıdır bu gece, gecelerde ay ile güneşi bir tutmanın çabasıdır bu, bu; mantık ile duygunun aynı serde yürüyüşüdür. Yüreğimin en dulda, en kimsesiz, en yalnız, en biçare, en ziyasız halidir bu. Kendimin, BEN’im en ben olduğum halidir bu.
Bu gece hırcın kalemim; kendimde, iki canımda, acıyan her yaramda kan akıttığım, tuz gezdirdiğim suretimdir bu gece. Ziyası yok hiçbir nesnenin, öznenin! Zifiri karanlıklarda tüm benliğim; apaçık, çırılçıplak! Özlemlerim, hayallerim, sevgilerim, gizlerim, tebessümlerim ve kederlerim en saf haliyle, en uzak çocukluğumla yanıbaşımda!

30 Eylül 2008 Salı

Kediler Köpekler Kadınlar


Birşeylere karşı fobisi olan insanları anlarım. Saygıyla karşılarım. Birşeye fobim var mı bilmiyorum. Ama timsahtan tırsarım mesela veya örümcek, kılım o mahluklara... Üzerimdeki örümceği huylansamda üzerimde öldürürüm... Küçük İskender'in aksine.
Aylardan haziran, havada bir sıcak ki anlatamam. Çöl sıcakları sık sık uğrar Gaziantep'e. Öğleden sonra güzel bir düşün kucağına kendimi bırakırken, bahçeden bir çığlık yükseldi. Uyku sersemi, neredeyim, kimim, benim burada ne işim var... gibi soruları kendime sorarken, aynı zamanda beynim olabilecek felaketleri sıralıyordu; Biri intihar etti, kalp krizi, biri damdan düştü, minare yıkıldı, deprem oldu.... Yataktan fırladım, pencerinin önünde aldım soluğu, birde ne göreyim; bahçenin ortasında bir hatun çığlık çığlığa bağrıyor. Aman Allah'ım bu kadın bu korkuyla kesin ölür dedim. Korktuğu şeyse beni gülme krizlerine sokmaktan başka bir işe yaramadı.Onu böylesine korkutan benim sevgili köpeğimden başka birşey değildi, üstelik henüz bir aylıktı. Bundan da korkar amenna derim, ama köpeğin kadının çığlıklarından korkup bahçe masasının altına saklanıp viyaklaması ayrı komediydi. Bahçeye çıktım, düşünüyordum önce kadını mı yoksa köpeğimi sakinleştirsem diye. Birileri su getirdi, kadın suyu içti ben köpeğimi kucağıma aldım, " O daha çok küçük üstelik dünyanın en uysal varlığı. Sana birşey yapamaz korkma! " bu cümleler kadını sakinleştirmek için değildi, o öyle bir mahluktur ki hırsıza bile kuyruk sallar. Kadın sakinleştikten sonra başladı vaaz vermeye, " efendim bizim dinimizce köpek beslemek haramdır " hasbinallah dedim bende, sadece hasbinallah, " köpek giren eve melaike girmez " diyor, o çok bilmiş bakışlarıyla. Ben Peygamber miyim? demek geliyor içimden, tövbe Allah'ım tövbe diyorum sonra. " Din siyaset tartışmam ben. Seviyorum besliyorum" diyorum kadına en lakayt tavrımla, " valla benden söylemesi " diyor. Söylemesen bilmeyecekler seni.

Aradan bir kaç ay geçiyor, ben kedim ve köpeğimle gayet rahat yaşamaya devam ediyorum. İnsanlar ırk ve din tartışmaları yaşarken ben hepsinin inadına kediyle köpeği dost ediyorum birbirine. Bilgisayarımın başına oturmuşum, çayım ve sigaram en güzel dinlenme saatlerinden biri. Kapı çalıyor, beklenmedik misafirlerden hoşlanmam! Ben kapıya bakarken benim sevgili kedim bacaklarımın arasından bahçeye çıkmak istiyor. Bahçeye çıkarkende kapıda duran kadının eteğine değiyor. Aman yarabbi dünyanın sonu geldi sanarsınız, ve bir çığlık daha. Benim sinirlerimi bozan, zavallı kedimi korkudan sıçratan bir çığlık. Kadın kediden korkmuyor sakın yanlış anlamayın. Kadının eteği siyahmış "e ne var bunda? " diyebilirsiniz, ama ona göre var. Çünkü benim kedim asil zade van kedisi. Hatunun eteğine tüyleri yapışmış meğer. Bu çığlığa değer miydi? " Ay kuzum öldürüyor şu hayvan sevgin beni, bak ne hale geldi eteğim " diyor, bende " e ne var kuzum? temizleriz geçer" diyorum, yılan gibi tıslarcasına. " Yok yok acelem var, sen bu hayvanları kapı dışarı etmeden gelmiycem ben sana " diyor, hay yarabbim ne günah işledimde sardın bunları başıma? " E sen çok beklersin o zaman " diyorum...

Öğle molası verildiğinde dışarıda yemeye karar veriyoruz. Gezinirken birde ne görelim kafeslere hamster koymuşlar, aman Allah'ım ne tatlı şeyler. Bir tane alıp beslemeye karar veriyoruz üç kafadar. Hamster konuyor kutuya, tabii biz derse girmek zorundayız, mecburen kutuyu yanımıza alıyoruz. Derse giriyoruz, ilk iki saat herşey yolunda, ağzında bakla ıslanmayan biri bizi hocaya gammazlıyor, " hocaaamm kutuda ne var biliyo musunuuzzz?" geber diyeceksin diyemezsin, e ayıp hoca var. Hoca kutuya bakıyor, gülüp geçiyor. Sonra bir hatun geliyor kutunun başına " ay bu ne böyle hiç böyle bişey görmemiştim," hayır uzaydan mı geldin sen desem uygun cevap bu değil biliyorum. Benim hayal dünyama göre uzaylılar bizden daha ilerideler. Eğer varlarsa tabii... Nerede yaşadın, ne yedin, ne içtin sen yavrum? Hamster diyor arkadaşlardan bir tanesi, " hiç duymadım valla " diyor, duymanada gerek yok zaten. Herkes herşeyi bilemez ki canım... " bence beslemeyin siz bunu, Allah bilir kaç hayvanın kırmasıdır. Piç derler bizim oralarda böylelerine, hem böyle şeyler beslemek günah olur " al sana bir vaaz daha. Hayır ben sana dini bilgi sormadım ki güzel kardeşim. Ben piç beslerim sana ne? Bir ansiklopedi alıp hamsterlar hakkında bilgi edinmesini söylüyorum ona. Edinir mi bilemem. Bu arada bir tanesi hamsteri eline almış severken bir çığlık, hamstera piç diyen kadının kafasında geziyor hayvan, buda bir takdir sanırım. Etme bulma dünyası mı deseydik?

Yargılar ve hükümlere maruz kalmadan kedi ve köpeğimle mutlu bir hayat sürmek istiyorum... Negatif-im de son edindiği yavrucuklara güzel evler edindirmek istiyor. Kediden korkmayan ve huylanmayan sahipler. Hoş kediden korkan ve tüylerinden huylanan kimse evine kedi almaz ya.

4 Eylül 2008 Perşembe

Sevdim varmadı, istedim vermedi


Yeni neslin acayip ilişkileri, bir türlü çözemedim. Otobüste, dolmuşta ve okul kantinlerinde en çok dikkatimi çeken konuşmalar bunlar oluyor desem... diyemem çünkü ben başka muhabbet duyamıyorum. "Ben ona çağrı attım o bana yarım saat sonra çağrı attı, dakka sayıyorum ben ona kırkbeş dakika sonra çağrı atacam ", " bi mesaj attım cevap vermedi, ben ona yarın cevap vercem", içimden şöyle demek geliyor " arkadaşlık, dostluk, aşk bu değil ki kardeşim karşılıksız vermektir.", ama onlar bunuda yanlış anlarlar nede olsa içinde "vermek" geçiyor...

" Abi ben boştayım şimdi bana bi manita ayarlayalım", bu cümleyi ilk defa duyanların vereceği tepkiyi aslında kestirebiliyorum, " hass... hasbinallah bu ne ya", benim tepkim daha ağır olmuştu. " Abi yalnız bu ayarlıyacağımız kız biraz salak olsun.", ne ayarlıyorsa. " Ustam ortaya karışık" bu cümle uyar herhalde onlara. Mesela geçen gün otobüste iki kız aralarında konuşyolar," Merti Meltemle gördüm, ayy çok sinir oldum Meltemin bana bunu ikinci yapışı. Kimi ayarlasam elimden alıyo. Ama görür o..." yanındaki hatunun dünyadan haberi yok. Yok ama cidden yok, belliki arkadaşının bu muhabbetlerine alışmış, " ayy bi indirim vardı .... da bi ayakkabı alana biri bedavaydı üstelik ayakkabının çifti sadece elli avro", benim iç sesim bir an dışa vuruyor, " hasiktir nerdeyim ben avrupada mı?", hayır alışveriş yapın bana ne ama elli avro da ne oluyor? Üstelik burası trustlik bi memlekette değil... Ben elli avroya ayakkabı alan adamın... bide indirim diyor utanmadan. Üstelik o gün benim cebimde sigara alacak param bile yok. Bankada sıra bekliyorum, önümdeki delikanlının telefonu çaldı, " Tuğçe geçen mesene açtı, selam dedim kayboldu, bi girdim baktım engellemiş lan beni görür o. O yeni manitası ... ( burdaki küfrü yazamam ) parasını yesin, onun parası bitince görcem ben onu", bu muhabbete dayanamayıp dikkatimi diğer tarafa verdim, yanımdaki hatune kişide telefonla konuşuyor, " ayyy canım çok sıkkın. Valla bilmiyorum hesapta ne kadar para varsa çekip stres atmayı düşünüyorum, fazla bişede yok heralde hesapta ,ancak beşyüz lira olcaktı... Babam geçen avrupadan bi telefon getirtmiş harika bişee, üstelik sadece beşyüz öyyroo", ben senin babanın derimde ayıp olur şimdi... Muhabbeti hala devam ediyor hanım kızımızın, " ya zaten boşum iki haftadır, sevgili yapcam kendime geçmiyo böyle zaman. Elimi sallasam ellisi zaten.", ben senin eline bakanın, ellisinin...

Ya parklarda dikkat çekerim diye kitap okuyormuş gibi yapanlar. Arkadaşlarla yürüyüşe çıkmışız önce kendi halinde kitap okuyo gibi görünen bi kız çarptı gözüme. Dikkatle bakmaya başladım. Benim tek merakım ne okuduğuydu. Kiremit kalınlığında bir kitap vay be! Tipi o kadar kalın kitaplar okumaya yatkın birşey değildi. Ben kitabın ismini görmeye çalışırken rüzgar çıktı hooppp yapraklar birbirine karıştı. O da ne! kız aynı dikkatle okumaya devam etti. Ama aramızda yaklaşık onbeş metre vardı. Arkadaşlarıma, " okumuyo ki bu kitabı", dedim. " Alma kızın günahını" dediler. Sonra "dikkatli bakın" dedim, "gözleri kitaptan başka herşeyde aslında..." Sonra bir rüzgar daha, ve yine sayfalar karıştı. Sonunda onlarda anladılar... Ama ben hala kitabı merak etmekteyim. Ansiklopedi falan mıydı acaba?!

Aynı gün sırtında gitarla gezen bir grup gence rastladık. Oturdular karşımıza. Dedik ki, " ne güzel onlar çalar biz dinleriz." ama nerde? " Abi harbiden işe yarıyomuş bu gitar ya, herkes bize bakıyo lan. ahahah", e bu durumda biz dumur. Birde gitarı çıkardı, oda nesi iki dakika kadar dalgın dalgın ters tuttu angut! " Oğlum bari bişeyler tıngırdat" dedi yanındaki, gitarı elinde tutan ise, " ulan tıngırdatabilsem tıngırdatcam...".

Sadece onlar bu tür ilişkiler içinde yüzüp iki kelamlarından biri " canım sıkılıyor " olsa onada amenna dersiniz. Birde çevrelerindeki herkesi kendileri gibi angut sanıp, hayatın anlamının sadece birileriyle " çıkmak!" olarak algılamaları yok mu? " Ya kızım seninkide hayat mı?" diyor arsız arsız. " Neden" diye soruncada, utanmadan, " en son kimle çıktın onu bile hatırlamazsın sen ahahha", benim en uygun cevabım edepli bi küfür olur genelde ama ondanda anlamazlar. Arsızın yüzüne tükürmüşler yağmur yağıyor demiş hesabı. " Çok canım sıkılıyor.", diyor bana " e kitap oku. sürükleyici bir roman olabilir mesela", verdiği kesin net yanıt beni acayip duygulandırıyor, " hıımmmm ", yüzündeki ifade beni çileden çıkarıyor. İfadeden şunları okuyabiliyorum," kitaplarla bozmuşsun sen kafayı, ancak okursun zaten. Hayatın anlamını bilmiyorsun sen", ben çileden çıkıp onu öldürmemek için kendimi zor sakinleştirirken şu cümleyi kuruyor, " bir sevgilim olsa bu kadar canım sıkılmaz aslında."...

" Neden gidiyorsun darulfununa Selma"
" Aman Ferit seninkide soru mu? Tabii ki koca bulmak için"
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu / Peyami Safa


Uzun lafın kısası, devir olmuş siber alem...

19 Ağustos 2008 Salı

Dava


Dava Franz Kafka'nın en büyük eserlerinden bir tanesi, diye anılır hep. Bana sorarsanız, en büyük eseri derim...

Josef K. bir bankada geleceği parlak bir şeftir. Cuma geceleri bira içmek ve bir kaç kadınla olan ilişkisi dışında o dönemde yaşanan bir hayata göre sıradan bir yaşam tarzına sahiptir aslında.
Ve bir sabah Josef K. işlemediği bir suçtan dolayı tutuklanır. Bu olay kahramana önce çok saçma gelir, fakat romanın ilerleyen bölümlerinde sanki o gerçekten suçluymuş ve suçunu biliyormuş fikrini yaratmaya başlar üzerimizde. Bana kalırsa bunun tek nedeni, insanlara yapılan baskılar yüzünden çoğu zaman yapmadıkları şeyleri kabullenmeleridir...

Tutuklanmanın hemen ardından serbest yargılanacağını öğrenir. Fakat her zaman kendini gözhapsinde tutacak iki memur verilir yanına. Bu memurları yanında nasıl gezdireceğini düşünür ve sorar.Ertesi gün bankaya gittiğinde o iki memurun uzun zamandır bankada çalıştığını fark eder... Ve akıl karıştıran ilk düğümde atılır

İlk mahkemenin tarihi ve adres verilir Josef'e. Bu adres varoş bir mahallede yıkık dökük bir evin adresidir. Pansiyon gibi kullanılan bir ev. Adresi bulur bulmasınada, mahkeme salonunu bulması hayli zaman alır. Çünkü mahkeme salonu denilen yer, o yıkık viranenin çatı katıdır... İlk duruşmasına geç kalması, oradaki juri üyeleri ve ifadesini alacak olan memurlarla girdiği tartışma yüzünden o oturumda hükmü verilir aslında... Ama ne dava hakkında ne hüküm hakkında asla bilgi vermez yazar.

Ve sahneye Josef'in amcası gelir. Josef amcasının davadan haberdar olduğunu öğrenince çok şaşırır. Amcası kızının bir mektupla bildirdiğini söyler. Amca kızının nasıl öğrendiği de ayrı bir muammadır... Amcası Josef'e iyi bir avukat tutar. Aslında Josef avukat falan istemiyordur. Ama amcasının baskılarına dayanamaz. Avukat Huld oldukça yaşlıdır. Ve her zaman kendini metheden bir adamdır. Fakat Josef'in içine sinmeyen birşeyler vardır...


Bir gün bankaya Josef'in daimi müşterilerinden biri gelir ve Josef'e davadan söz eder... Josef'e yardım edebileceğini düşündüğü bir isim verir. Bu adam - ismini hatırlamıyorum... - bir ressam ve mahkemede görev alan memurların resimlerini yapmakla görevli, kendi deyimi ile ' baba mesleğini ' devam ettirir... Onlar kendi portlerini bir yargıç gibi yaptırtırırlar... Ve bu portlerin gerçek öyküsü insanı hem güldürüyor hem düşündürüyor... Bu ressam Josef'e üç şekilde davadan kurtulma yolu anlatır - ne kadar kurtulma denirse...-. Gerçek aklanma, sözde aklanma ve sonsuza dek sürünceme. Fakat gerçek aklanmayı henüz hiçkimsenin başaramadığını ve bu konuda Josef'e yardım edemeyeceğinide söyler. Daha sonraki açıklamalarında, sözde aklanma ve sürünceme'ninde aslında bir işe yaramadığını vurgular. Ama yinede sürünceme'yi tercih etmesini inatla vurgular...


Değinmeden geçemeyeceğim bölümlerden bir taneside ' Katedral ' bölümü. Katedral bölümde çok sevdiğim bir mesel vardır, kanun önünde. Bu meseli katedralde bir rahip anlatır Josef'e. Cezaevi rahibi olduğunu söyler. Kanunu ve düzeni savunur, aslında bu savunmanın arkasında bile şüpheler ve tamamen iman etmeyiş cümleleri vardır.
" Bir insan insan olurda nasıl suçlu olabilir. Biz bu dünyada birimiz ötekimiz gibi insan değil miyiz ?!..." Ve bu cümleyle Kafka kafaları iyice karıştırır...

Ve kitabın sonunda iki görevli gelir Josef'i evinden alır. Şehrin dışında bir yere götürür... Josef tutuklandığı gün onu görmesi gereken memurun yanına gitmeden evvel siyah bir takım giymesi söylenir. Kitabın sonunda da Josef aynı siyah takımı giymiştir...


Bilinmeyen ve asla açıklanmayan bir dava. Görülmeyen büyük avukatlar, yargıçlar. Kimseye davadan bahsetmemesine rağmen hayatında varolan herkesin davadan haberdar olması. Uzakta veya yakında hepsi haberdardı... Ve verdikleri hüküm...


Kitabın içinde tamamlanmamış bölümlerde yer alıyor. Kitap ilk okuyuşta kafa karıştırabilir veya sıkabilir. Ve kitabın sonunda Heinz Politzer / Kafka der adlı eserinden alıntılar var. Bu alıntılarla kitap daha da aydınlanıyor. Kitaptaki o büyük yargıçların, rahiplerin, portlerin tamamen imgesel oldugunu anlayınca insan bazen aydınlanıyor bazen daha da büyük karanlıklara sürükleniyor...


" ... Kanun sanığın avukat tutmasına izin vermez de, yalnızca göz yumar "



" ' Bir köpek gibi ', dedi ses, sanki bunun utancının kendisinden sonra da yaşaması gerekiyordu. "

F. Kafka / Dava

" Böylece rahibin sözleri sırf K.'yı kendisi ve suçu hakkında karanlıkta bırakmak için dava üzerine ışık serper. Kafka, paradoksu Josef K. 'nın rahiple karşılaşmasının başında anlamlı bir simgeyle dile getirir. " Bir ara arkasına dönen K.uzun ve kalın bir mumun az ilerideki bir sutuna tutturulmuş bir şamdanda yandığını fark etti. Bu her ne kadar güzel bir şeyse de, büyük çoğunluğu yan mihrapların karanlığında asılı duran tasvirlerin aydınlanmasına hiç elvermiyor, hatta karanlığı daha da çoğaltıyordu. " Işık koyuluğunu belirtmek için karanlıkta parıldar. Umut da insana verilmişse, umutsuzluğunun dipsizliğini görmesi, algılaması içindir. ' Dava ' romanından sızan tüm ışığın kaynağı, rahibin meselinde, " kanun kapısında hiç sönmeksizin sızıp gelen " parlaklık, gözlerinin feri zayıflayan taşralı adamın, " çevresinin mi gerçekten karanlığa gömüldüğünü yoksa sadece gözlerinin mi kendini yanılttığını " bilmez olduğu sırada belli eder kendini. Taşralı adamın o ışıktan yalnızca bir parıltıyı algılamasından sonra kesin olan birşey vardır: " Artık pek ömrü kalmamıştır adamın " Rahipten işittiği sözlerle öldürücü ışıktan nasibini alan K. da artık fazla yaşayamayacaktır...
Taşralı adamı görebilmek için onu bir uçurumun kenarına getirmek de, ışığın işlediği bir suçtur...
Heinz Politzer / Kafka Der.

17 Ağustos 2008 Pazar

Günce


Bir yere yağmur yağıyor belliki. Toprak kokusu var havada. Hemde ne koku... Çek çekebildiğin kadar ciğerlerine. Toprak insana hep umut vaadetmez. Yağmur damlalarıyla yoğruldumu toprak, işte o zaman umut vaadeder insana. " Bu gece olmaz " diyorum, iç çekerek, " bu gece olmaz "... Kırlarda başıboş, beyhude yürüdüğümü hayal edemem bu gece... Yalnızlığım ilmek ilmek ruhuma işlenirken, ne güzel havalar kendime getirir beni, ne toprak kokusu... Yüreğimin bu sızısı, "yol bitti", diyor. "Aptal bir tüketici gibi tükettin tüm güzellikleri. Asla üretmeye yeltenmeden tükettin...", dünyada güzellik var mıydı? Ben yetişemedim öyleyse.


Sevdiğim adamların gözlerinin içine bakıyorum bu gece. Sonra yüreğimin en yalnız köşesinden sesleniyorum onlara " haydi anlayın beni... "

Bir kart almak istiyorum, bir mektup. Edebi cümleler olsun içinde, sırlar olsun, gizemler...


Güzel düşler bekleme benden. Göremem, anlatamam... Neden sanıyorsun her gece morfin çekip yatışım. Güzel düşler göremiyorum.


Tüm heycanım gitmiş... Sanki geleceğe dair ne varsa elimde, çekmiş almışlar. Yinede yeni bir hayat arzusuyla doluymuş gibi, daha bugünüm bitmeden yarına umutla bakmaya başlayan. Yarınında bugünden kötü olacağını bile bile. Bir mum alevine sığınmışım yıllardır, her yanımın isleneceğini bile bile. Başka çarem yoktu çünkü. O is sayesinde varoluyordum ben ve o is eşliğinde aydınlanıyorum, az da olsa. Bir ruhu karartmak çok mu zor sence? Çürümeye yüz tutar ruh, sonra varolan canlı bedeninin içinde acı çığlıkları atarak ölür. Kimse duymaz çığlıklarını. Şu anda sığındığım o mum ışığının gölgesi karanlığa gömüverdi herşeyi. Hayatımda ne varsa karanlığa gömdü ansızın. Acımadan... Haklıydı, bende ona acımadım . Morfinin etkisi azalınca, içime seslenen o ses beni aydırıyor sanki. Ama kimin sesi? Mum alevi olabilir.
Yalnızdım ve nedense hep yalnız kalacağımı düşünmüştüm. Haklıydım... Her yerim yaralar içinde, ve ruhumun nasıl azap çektiğini gösterir bir ifade var yüzümde. Hayatımı bana bağışlayın , kim bilir başka isteklerimde olacaktır. Ama şimdilik bu yeter.

Ey hayat! Bana kartlar yolla. Edebi birşeyler istemiyorum artık senden. Bir ses, bir sada yeter artık bana...

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Ve bir roman daha bitti bir adam ufukta kayboldu gitti


" Her zaman ki yerde. Kahvaltı yapmadan gel."
Kapısına sıkıştırılan bu notu gördüğünde saat sabahın altısıydı. Hangi zaman diliminde bırakmıştı acaba bu notu. Saat kaçta buluşacaklar, hangi tarihte buluşacaklar; hiç bir bilgi yok. El yazısını da tanımasa gizli bir hayranı sanacaktı... Bu adamın tavırları onu çileden çıkarıyordu. Sıradan bir hayatı yoktu, şimdi kapı eşiğinde duran ve o notu elinde tutan kadının.Bugün erken uyanmasının tek nedeni yapacağı iş başvurularıydı.Planlı bir hayatı yoktu, parayı biriktirip sonrada afiyetle beş parasız kalıncaya kadar yemek ve sıradışı olduğunu düşünen insanlarla vakit geçirmek onun için bulunmaz zevklerdi.Bu notu bir kaç dakika önce bırakan adam ise; kendini sıradışı sanan, sıradan bir hayat sürebilmek için elinden geleni yapanlardandı. Kendine nasihat eden yurdum insanlarından hiç farkı yoktu aslında. Emekli olmayı bekler, emekli olduktan sonra torunlarına hediyeler alıp mutlu olabilecek bir adam. Yinede bir psikolog olması ondan birşeyler öğrenebileceğini kendine telkin eder ve bu kendini çok değerli sanan, enaniyetli adamın randevularını kolay kolay geri çevirmezdi. Peki bu adam bu kadar sıradışı bir kadından ne istiyordu? Acaba kendine bu kadar yakın hissetmesi nedendi? Şimdilik gitmesi gereken bir işi yoktu ama uğraması gereken bir kaç iş başvurusu vardı, onlarıda hallettikten sonra her zamanki mekana gider ve beklerdi. Hesabıda ona ödetirdi. Oh! ne ala bir gün.




İş başvuruları umduğundan çabuk bitmişti, saat henüz onbirdi. O her zamanki mekana girdiğinde yine elinde olmadan başını kaldırdı ve güneşin o minicik pencereden içeriye nasıl girdiğini, nasıl her yanı bu kadar güzel aydınlattığını seyretti.Adem evlatlarıda böyleydi işte, küçücük pencerelerle aydınlanabilir. Ama o pencerelerin önüne konan ve kaldırılması mümkün sorunlar yüzünden sonsuz karanlıklara gömülen... Garson müşteriyi iyi tanıdığından ve muhabbetleri olduğundan bu anı bozmak istemedi, yanından sessizce geçti. Her zaman oturduğu masaya oturdu. Bu masanın belirli bir özelliği yoktu. Önünde uzanan koca caddeyi gösterdiği ve kafenin camlarının içeriyi göstermediği düşünülürse; yıllardır insan üzerine yaptığı araştırmayı pekiştirdiği nokta diye tanımlayabiliriz. Bu mekanın tarihini bilmiyordu, bilmekte istemiyordu. Bildiği tek şey yüzyıllarca hamam olarak kullanıldıktan sonra kafe yapıldığı. Ortadaki göbek taşını havuz yapmışlardı. Bu balıkların mütemadiyen aynı tempoda süzüldükleri ve asla şikayet etmemelerine her görüşte şaşırırdı.Daha sonra dışarda yürüyen, insanların mutsuzluğunu ve mutluluklarını seyretmeye koyulurdu.

" Geciktim. Özür dilerim", bu cümleyi kurarken içten ve samimi olduğu her halinden belliydi. Düşünmeden edemedi, "acaba bu adam böyle mi doğdu? Yani hep bu kadar kibar mıydı? Kibarlık araya hep bir mesafe koyar...", bu düşünceler içinde yüzerken cevabın gecikmesinden sinirlenen Sayın Psikolog bir kaç soru daha yöneltti, " nasılsın? iyi görünmüyorsun. Kötü bir gece miydi", Ve bir o kadar sabırsız her isteğin, istendiği anda önüne sunulmasını bekleyen bir tavırla soruyordu bu soruları.
" Hayır ben çok iyiyim. Teşekkür ederim ilgin için. Sen nasılsın?", ne sıkıcı bir giriş, gelişme ve sonucuda bir o kadar sıkıcı olacağa benziyordu. " Kötüyüm ", diyordu iç geçirircesine. " Çok kötüyüm", neden diye sormak gelmesede içinden, sormak zorundaydı ve sordu," neden?" cevap vermemesi, acil olarak çağrılması, o anda kalp krizi geçirmesi... O kısacık anda tüm bunları ve daha da fazlasını geçirdi aklından. O kadar düzenli bir adamdı ki, kalp krizi de dahil hepsini hesaplamıştır diye düşündü. " Bu ilişkinin sonu ne olacak?" , bu soruyu asla beklemezdi, bekleyemezdi. Ne ilişkisi? Bu soru ona bir tokat gibi gelmişti. Tüm gece uykusuz kalması ve yüksek dozda aldığı ağrı kesiciler yüzünden düşüncelerini yeteri kadar toplayamıyordu, ama bu soru her şeyin bir anda yerli yerine oturmasına yardımcı oldu. " Hangi ilişki?! ", Soruya soruyla karşılık verirken burnundan ateş soluyan bir ejderha gibiydi ve sesi kubbeyi çınlattı, havuzdaki balıklar bir kaç saniyeliğine bile olsa rotalarını şaşırdılar. Eğer o balıkların rotasını şaşırdığını görseydi ve çınlayan kubbede ki camın çıtırdağını duysaydı insanın bu dünyada ne kadar büyük değişiklikler yapacağını daha iyi anlar ve kendine vermesi gereken değeri verirdi. " Herkes bize bakıyor! Biraz daha sakin ol. En büyük hatan bu işte. Kendini kontrol edemiyorsun.", İşte yine bilgece konuşmalar. Herkes ona bakarsa baksındı. Ne yani onlar hiç sinirlenmez, seslerini yükseltmezler miydi? " Ben yeteri kadar sakinim. Bu soruyu açıklamanı bekliyorum", şimdi daha sakindi ama yeteri kadar olduğu konusu tartışmaya açılabilir, ve Sayın Doktor gibi bilge adamlar ve kadınlar tarafından yeteri kadar rezalet sebebi sayılabilir ve kınanabilirdi.
" Bizim ilişkimiz. Bir erkek ve kadın arasında geçebilecek doğal ilişkilerden olan. Anladığını düşünüyorum", evet artık ipler kopmuştu ve kendini artık kızgın bir boğa gibi hissediyordu.Ve bu kızgın boğa matadoru öldürebilirdi. Boğaların matador öldürmesi seyrek rastlanılan bir olay olsada bu gün o seyrek rastlantılardan biri olacak ve matador ölecekti. " Ben... Sanırım anladım. Kendi kendine gelin güvey olma ilişkisi. Böyle bir ilişkinin varlığına ne zamandan beri inanıyorsun...", bu cümle yarıda kalamazdı karşısında ki bilge atağa geçecekti ama şimdi olmazdı. Madem başladı bitirmek zorundaydı. Derin bir nefes aldı, nemli hava ciğerlerini doldurdu ve bu havayı iyi değerlendirmeliydi. " Ben ortada bir ilişki göremiyorum. Senin bilgeliklerin ve bu kibarlığın çoğu zaman beni çileden çıkarsa da senden birşeyler öğrenebilirim umuduyla bu dostluğu sürdürdüm ' dostluk ' diyorum çünkü bundan öteye gitmedi asla. Ama sen şimdi benim karşıma geçmiş benim haberdar olmadığım bir ilişkiden ve sonumuzun ne olacağından bahsediyorsun.", kelimeler ağzından ne kadar net dökülüyordu ve kendine zorla hakim olduğu ne kadar da belliydi. " Şimdi konuşma sırası bende " diye düşünürken saniyelerle yarışıyor ve bilgeye lafı kaptırmamak için düşünebileceği kadar hızlı düşünüyordu. Karşısında oturan bu bilge adam şimdiye kadar edindiği deneyimlerden bilmeliydi ki, bu kadın çok zekiydi ve gözünen hiç birşey kaçmazdı. İlk darbeyle birlikte bizim bilge arkasına yaslanmış rahat görünmeye çalışan ama bu tepkilerden rahatsız olan, konumu ve bilgeliği yüzünden kendini sakinleştirmeye çalışan, duygularını hep bastırıp hep pozitif olmaktan söz eden bu adam belliki şimdi aynı cümleleri kendi kendine yineliyor ve hala bu cümlelerin bir insanı sakinleştirebileceğini düşünüyordu. Ne büyük bir yanılgı.
" Çok merak ediyorum, nasıl böyle bir sonuca vardın? Ne gördün? Ne duydun? Tavırlarımdan ne çıkardın?", işte şimdi kendi isteğiyle sözü bilgeye bırakmıştı ve gelecek cevabı merakla bekliyordu." Tavırların önemliydi, evet. Ama bu tavrını görünce senin gerçekten desteğe ihtiyacın olduğu konusunda haklı olduğumu düşünüyorum." Bir darbe daha. Bu bitmez tükenmez bir maça dönüşecekti. Her söz hakkında bir kaç gol yiyecek, bir kaç gol atacaktı. Ama galip o olmalıydı. " Bana göstermiş olduğun yakınlık, o ilgi ve saatlerce bıkmadan ettiğimiz sohbetlerin nedeni sadece benim bir psikolog olmam mıydı yani?",
" Bu soruyu istemeden de olsa az evvel yanıtladım sanırım. Ama eğer çok merak ediyorsan daha da açayım,", bir an durakladı ve karşısında oturan bilgenin ağzını açmasına fırsat vermeden derin bir nefes aldı, ciğerleri bir daha nemli havayla dolmuştu, bu nemli havayıda idareli kullanmak zorundaydı, birdahaki nefes molasında sözü o alabilir ve saatlerce konuşurdu... " Aslında bizim sohbet ettiğimiz falan yoktu. Sen konuşuyordun ben susuyordum. Müdahale etmem gereken yerlerde öz cevaplar veriyordum. Ama senin kurduğun o anlaşılmaz ve sonu gelmez cümleler beni boğuyordu. Her konuda söz söyleme hakkı tanıyorsun kendine. Hiç bir konuda pes demiyorsun. Fikirlerini muhattabına kabul ettirene kadar direniyorsun. Aslında bu bir kabullendiriş bile sayılmıyor, karşındaki insan sadece sen sus diye kabullenmiş gibi davranıyor.", şakaklarında yeniden başgösteren ağrıyla durakladı. Saatlerce sürmemesi için dua ediyordu. Bilge yeniden sözü aldı, " Senin kendine duyduğun şu güven. Nasıl geliştirdin bunu? Nasıl kendinden bu kadar emin olabiliyorsun ve bu kadar kaygısız...", bu sorular böyle uzayıp gidecekti, ama bizim esas kızın vereceği cevapları merak ediyordu ve ona söz hakkı tanıyordu. " Bu durum bir çok erkeği rahatsız ediyor ve bir çok erkeğide önce hayran bırakıyor, sonra nefret ettiriyor. Sanırım bu yüzden asla uzun bir ilişkim olmadı. Sende nefret edenlerdensin belliki. Beni bu hale içinde bulunduğum hayat standartları ve çevremdeki insanlar getirdi diyelim. Ama bu durum diğer insanları neden bu kadar rahatsız ederki?", kafe neredeyse dolmuştu. Bu ses yoğunluğu baş ağrısını dahada şiddetlendirdi. keşke daha sakin bir yerde olsaydık diye iç geçirirken, çayını masanın üzerine damlattı, ve kaygısızca damlalara bakarken, adam eline bir peçete aldı ve damlaları sildi. Kadın hışımla kafasını kaldırdı. Keşke bakışlarıyla bu adamı öldürebilseydi.Fincana kaşığı daldırdı ve kaşıktaki çayı aynı noktaya döktü. Sonra adamın yüzüne arsız arsız gülerek baktı, "işte senden nefret etmemin bir nedeni de bu.", artık saygılı olmak zorunda değildi. İçinden geçen tüm cümleleri söylüyor ve sadece rahatlıyordu. " Beni rahatsız eden tarafın sadece bu güvenin. Felsefelerin arkasına sığınıp istediğin herşeyi yapabileceğini sanıyorsun. Yanıldığını yaşlandığın zaman öğreneceksin...", ne garipti ki çay olayına değinmemişti bile, ondan nefret ettiğini söylemişti ama tepki bile vermemişti. Bu da diğerleri gibi arkasını dönüp gidecek ve bir daha karşılaşmamaya dikkat edecekti. Sevincini gizlemeye çalıştı. " Evet, o benim ardına sığındığım felsefelerden daha koruyucu birşeyler bulsam onlarında ardına sığınırım.", cevabı bu kadar lakayt vermesi adamı daha da kızdırdı. " Bizim tek sorunumuz senin kendi kendine gelin güvey oluşun, ben bunun dışında sorun göremiyorum." dedi ve sanki birşeyler unutmuşçasına ekledi, " benim bu tavırlarımdan bu kadar rahatsız oluşun ve bir ilişkinin gidişatı hakkında konuşmak isteyişin; sen şuna tutuldum da evlilik veya ciddi bir birlikteliği sana kabul ettiremeyeceğim için bir meydan savaşına girdim ve bu görüşmemiz son görüşme olacak desene.", yüzünde güller açıyordu sanki. Az evvel şakaklarından başlayan ağrılardan eser kalmamıştı, büyük bir savaştan çıkacak ve eve gidip duşa girecekti, başka hiçbirşey düşünmek istemiyordu... Adamsa içinden çıkılmaz bu durumu toparlamak ve bir an önce kalkmak istiyordu. " Hayatım boyunca hiç böylesine aşşağlanmamıştım ve hiç böylesine defedilmemiştim. Sen kendini ne sanıyorsun?! Nasıl olurda benim gibi bir adamı böylesine bir hiç yüzünden kaybetmek istersin?", aman Allah'ım dedi kadın. İşte yine başladık. " İlkler yaşanmak zorunda, yoksa nasıl öğrenceksin hayatı?", ve bu cevabı yüzünden gerçekten bilgeye kalp krizi geçirtecekti. Masadan ağır, ama sinirini belli etmek istercesine bir tavırla kalktı. Arkasına bakmadan uzaklaştı. Kadın artık rahattı, yeni bir sigara yaktı. Çaynı tazeletti. Adamın çıkışı; yeniden, yeniden, yeniden... gözlerinin önünden geçiyordu.



Ve bir roman daha bitti, bir adam ufukta kayboldu gitti.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Bilinmeyen Biz



Sıradan bir rüya gibi başladı, her gün yaptığı şeylerin hızlı çekimini görüyordu sanki. Hergün gittiği iş yerinde kendine ait olan her zaman gurur duyduğu odasına yeni bir kapı eklenmişti ve ne garip bir kapı, " dünyanın en eski yapıları arasındadır" dedi, en alaylı tavrıyla. Rüya olduğunu biliyordu her gece aynı şeyleri görmekten sıkılmıştı artık. Her gece o günün tekrarı olmak zorunda mıydı? Oysa hayatı ona hep sıkıcı gelir, yatağa girdiği zaman fantastik roman okumayı tercih ederdi. Hem bu sayede belki bir fantastik romanda yazabilirdi. Roman yazamasa bile öyle bir rüya görebilmek için neleri feda etmezdi ki. Kapıya baktı, sıradan bir kapı değildi. Üzerinde hiç görmediği ve değerli olduğunu düşündüğü taşlar vardı, taşların arasında yunan tanrılarını andıran işlemeler. Kapıyı açması gerekti, güzel bir dünyaya açılacaktı belki de. Elini tokmağa atmadan evvel tokmakta kendine bakan bir göz olduğunu fark etti. Kırmızıydı göz, şeytan tasvirlerinde ki gibi ürkütücü. Göze alaycı bir gülümsemeyle baktı, elini ağır ağır tokmağa uzattı ve bir sesle irkildi, " içeriye girmek istediğine emin misin?", bir kaç adım geriledi sanki kalbi bademcikleriyle yer değiştirmişti. " kim var orada" demekle yetindi, soruyu duyan - in, cin ne derseniz- şeytani bir kahkaha attı, " konuşan bir kapı görmeyen birine göre soğuk kanlıydın", tereddütle baktı kapıya, tokmakta ki göz canlı mıydı? İstediği zaman rüyalarını sonlandırabilirdi, denedi yapamadı. " Rüya değil neden anlamıyorsun " kapıya daha yakından bakması gerekiyordu ve gerçekten rüya değilse ne yapacaktı? Konuşan bir kapı... Eğer rüya değilse işine son verilecekti ve bu kapıyı yanında götürmesi istenecekti, bir ömür boyu konuşan münasebetsiz bir kapıyla - yoksa delirmiş miydi- ne yapabilirdi? Ses yükseldi ve bir okadar sinirliydi " rüya değil diyorum sana!", gözün içine baktı, dizlerinin üzerine çökmeyi düşündü ve biraz daha yaklaştı. Bu göz gülüyordu sanki, alaylı bir tebessümü andırıyordu. Elini tokmağa attı. Bu defa kararlıydı kapı açıldı, bir an gözlerine inanamadı, gökyüzünü hiç bu kadar kötü durumda görmemişti. Gökyüzü griydi ve siyah bulutlar gökyüzüne hakimdi, gökyüzü yeryüzüne yaklaşmıştı sanki...


Önünde uzanan patikada yürüyordu, patikanın iki tarafıda çiçeksiz dikenlerle kaplıydı. Dikenler çiçekler gibiydi, birbirlerine benzemiyorlardı. Korkmadan yürüyordu. Burada bu korkunç dikenler ve uçurumlardan başka birşey yoktu. Arkasında ayak sesleri duydu ve bir kaç saniye içinde ensesinde bir nefes, "bu insan nefesi olamaz" diye inlerken kollarına bir şeylerin yapıştığını hissetti. Uçuyorlardı sanki hiç bir şeye benzetemezdi bu canavarları. Bunun tek nedeni, cisimleri yoktu, sadece nefes... Uçuş fazla sürmedi o korkunç uçurumladan birinin kenarındaydılar şimdi. Uçuruma doğru itiyorlardı, bir an durdu " göremediğim yaratıklar var ve beni öldürmek istiyorlar" bunu söylerken ellerini kendine doğru çekti, canavarların kollarını nasıl sıktıklarını fark edememişti, tüm gücüyle haykırdı " siz bırakın ben yaparım" nede olsa yaşamak için can atmıyordu ve intihar için buradan güzel yer bulamazdı, kesin ölecekti... Hem rüyaysa sadece tek sıçrayışla uyanacaktı. Arkadaşlarına anlatabileceği güzel bir kabus onun için bulunmaz bir fırsattı. Ellerinden nasıl sıyrıldığını kendide anlayamadı, belki yapacağına inandırmıştı. Uçurumdan aşşağı süzülürken bu kadar güzel bir duyguyu başka nerede tadabilirim diye düşünmeden edemedi. Ve çakıldığı yer kocaman bir şatonun bahçesiydi.Ayağa kalkmayı denedi yapamadı. Tüm kemiklerinin kırılmış olabilme ihtimalini düşündü, nefes almayı denedi alamadı, ciğerlerinin patlamış olabileceğini düşündü, " ne bu? kabus olsa bu kadar acı çekmem, öldüm desem hala hayatta olduğuma eminim. Ne bok yiyorum ben burada?" Ne kadar yüksekten düştüğünü görürse ölüp, ölmediğine karar verebilirdi görebilmek için ayağa kalkmalıydı... Ringe çıktığı zaman sert yumruklar karşısında bazen kendini böyle hissederdi, acaba durumunu sadece abartıyor muydu? Ellerini kıpırdattı, ayağa kalkabileceğine emindi artık. Ayağa kalktığında ilk işi arkasına bakmak oldu, keşke bakmasaydı... Arkasında ellerinde oraklarla iki atlı geliyordu, atları ne kadar güzeldi ve ne kadar hızlıydılar ki onca mesafeyi iki dakikada kat edebilmişlerdi ve binicilerinin pelerinleri havada uçuşurken bu pelerinlerin içinde aslında hiç birşey olmadığını anlamasıyla, tek çarenin şatoya girmek ve kapıyı kapamak olduğunu anladı. Şatayo girdi ve kapının arkasına geçti, bir kaç denemeden sonra bu kapının asla kapanmayacağını anladı. Kıvrımları aşşağıdan bile bakınca mide bulandıran merdivenleri tırmanmaya başladı. Artık arkasındaydılar ve ondan çok daha hızlıydılar, " benim bu hantal bedenim olmasa bende sizin kadar hızlı olurdum." , böyle bir cümleyi korkmadan nasıl da kurabilmişti? Hâlâ rüya olabilme ihtimali kurdurtmuştu, kim kabus görürken ölür ki?


Merdivenleri umduğundan daha hızlı tırmanmıştı ve o yaratıklar ansızın kaybolmuşlardı. Ve bir kapı daha. Bu iş sıkıcı olmaya başlamıştı artık. Yorulmuştu , bundan sonra - hayatı devam ederse - asla macera aramayacaktı. Macera dedikleri şey buysa eğer olmaz olsundu... Sabırsızlandı, kapıyı açtı. Önce gözlerine inanamadı, ama inanması gerekti... Ne de olsa başından beri herşeye inanmak zorunda kalmıştı...Tam karşısında şaha kalkmış dev bir yılan duruyordu, dev bir kobra... Ona doğru sürünmeye başladı. Gerileyemedi... Yanına geldiğinde " şimdiye kadar ölmediysem bile artık ölürüm " derken yılan konuşmaya başladı, " kaçabileceğini mi düşünüyordun? Böyle bir şeye asla müsade edemem.". Kalbinin sesini artık duyamaz olmuştu, düşüş anını da düşünürsek o zaman durmuş olmalıydı ama şu anda ona çok ihtiyacı vardı. Kim olduğunu sormak istediysede soramadı. Yılan çevikti onu baştan aşşağı sarmaya başladı... Sıkıyor sıkıyordu... Ve ansızın bıraktı, merdivenlerden aşşağı süzülmeden evvel ona doğru baktı, " benden kurtulamayacaksın" dedi. Süzüldü merdivenlerden. Orada bir pencere vardı, açık kapıyı unutmuştu pencereye doğru koştu. Yılanın çıkıp çıkmayacağını merak ediyordu, kısa süre sonra yılan süzülerek kapıdan çıktı. Kapıda o siyah pelerinlilerin bindiği atın aynısı duruyordu, belki bu yılan o pelerinlilerden biriydi. Ve işte yılan ansızın o pelerinliye dönüştü. Ata binmesiyle gözden kaybolması sadece saniyeleri aldı.


Açık kapıdan içeriye girdiğinde yerin ayna parçalarıyla dolu olduğunu gördü. Ayaklarına baktı ve şaşırdı. Ayakkabısı ayağında değildi. Ayaklarının zarar görüp göremeyeceğini düşünmedi bile yürümeye başladı. Bu oda alabildiğine genişti ve her iki yanında sadece aynalar vardı. Başını kaldırdı, orasıda aynalarla döşenmişti. Çocukken oynadığu bir oyun geldi aklına. Evde kullanılmayan bir ayna vardı ve o aynayı eline alır karnına doğru bastırarak yatırır yürürdü. Önce odaları tek tek gezer ve odalara bu şekilde bakardı. Ayna elindeyken yürüdüğü zamanlarda asla başka yere bakmaz aynaya gözlerini mıhlardı. Ve sonra kendine, " hayata tüm yaşamım boyunca hep böyle bakacağım" derdi. Bu aynalar karşısında büyülenmiş gibiydi. En güzelini aramaya koyuldu.Çünkü bazıları paslı, bazıları kirli, bazıları nemli... Yine sabırsızlandı içlerinde gözüne en temiz gibi görünenin karşısına durdu. Ve bir oyun oynamaya karar verdi; " ayna ayna söyle bana hanginiz gerçek" aynaya bakarken bir anda kendi suretinin gülümsediğini fark etti, işte şimdi korkmuştu. Aynada kendi yansıması başını yana doğru eğmiş kendine gülümsüyordu ve gözlerinden inanılmaz şeyler okunuyordu. Dünyada ki tüm kötülükleri o bakıştan anlayabilirdiniz. Gözlerini kıstı yansıma " çok mu korktun? Oysa bu sadece başlangıç". Aynanın karşısından ayrıldı başka bir ayna ararken o aynaya bakıyordu istemeden de olsa. Aynı yansıma hâlâ onu izliyordu, hiç değişmeyen bakışlarla. Bir sonraki aynada yine aynı şey oldu, bu yansıma korkmuştu gözlerinde hiç tatmadığı bir korkuyu gördü, oysa emindi artık korkmuyordu. Onun yanından da aynı hızla uzaklaştı ve bir diğerine giderken ona da baktı, sanki yansımaları aynalara yapışıp kalıyorlardı... Bir sonraki ayna ağlıyordu. Bir sonraki, umutluydu - mutluydu... Bu iş işkenceye dönüştüğü anda odadan çıkmak istedi. Gözleri isteksizce yere kaydı ve o küçücük parçalarda da farklı duygu yansımalarını gördü. Başını kaldırdı, tavanda da aynı görüntüyle karşılaşınca işin içinden çıkamayacağını anladı. Çıkmalıydı buradan, hemde hemen... Ama artık bir kapı yoktu. Sanki bu oda sonsuzluğa mahkumdu. Koştu koştu ayakları sızlıyordu artık ayna parçaları canını yakmaya başlamıştı ve bu acı hızla tüm bedeninde çekilmez bir hal almıştı... Arkasından bir ses ona fısıltıyla bir şeyler söyledi arkasına baktığında hiç birşey göremedi. Yoluna devam ederken aynı ses yükseldi, " Arkanda şairin soğuk mezar taşının altında ki soğuk nefesi, dinle sana ne diyor..." Koştu koştu koştu...


Ansızın gözlerini açtı, ve işte yatağındaydı, herşey gerçekten bir kabustu ve bitmişti... Gözlerini tavana dikti, Şair ne diyordu? Dudaklarından istemeden bir kaç mısra döküldü


" Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum "

Özdemir ASAF

Resim: Henry Fuseli'nin ''Nightmare''(Karabasan) adlı eseri